SERÇELER

Eli esti galiba, ya da fikri dağınıktı, tam olarak bilmiyordu ama, yine çay dolu fincanı düşürerek kırdı. Fincanla beraber sanki yüreği de paramparça oldu. Zemine dağılan yine tatlı çaydı.

Koridorda annesinin sinirden eğilmiş yüzünü gördü. Annesi sinirlendiği zaman yüzü hep böyle oluyordu. Her defa onun yüzüne baktığında korkudan ölmek istiyordu.

Annesi bu haliyle sık sık rüyalarına da giriyordu. İşte bu acayip çehresiyle, gözlerini genişce açarak demir adımlarla tayfun gibi üzerine yürüyordu. O zaman annesinin büyük gölgesi her tarafı karanlığa gömüyordu. Annesinin bu korkunç gölgesi altında, zifiri karanlığın içinde yalnız kalıyordu, korkudan iç geçirerek bir küçücük su birikintisine dönüşüyordu. O zaman annesi iri, büyük ayaklarıyla onun üzerinden geçip gidiyordu. Onu ezip, zemine yayarak üzerinden geçiyordu. O da zemine yayılan binlerce sulu noktasıyla birilerinden imdat istiyordu.

Şimdi fincan kırıklarını yerden toplarken tüyleri diken diken gece uykuda kimden imdat dilediğini anımsamağa çalıştı. Hatırladı. BüyükannesiniYani annannesini. Anannesi onu annesinin gerilmiş kemikli parmaklarının arasından kurtarmıştı. Kurtarmış ve o da annannesinin karnına kısılmıştı. Ve yüzü annannesinin yumuşak sıcak karnında soluk soluğa saklayarak ağlamıştı.

Şimdi annannesini anımsadı, onu özledi. Tüm vücudunu, kafasını avuç içi kadar yapıp onun karnında saklanmağı düşündü bir anlığına. Düşündü ki, bir anlığına annannesinin karnına girmiş olsaydı, kesinlikle oradan dışarıya çıkmazdı. Hep orada kalırdı. Orada derslerini çalışır, uyur, uyanırdıAnnannesinin karnı okyanuslar kadar derindi. Dileseydi orada bisiklet bile kullanmak mümkündü.

Annesi hâlâ koridorun öbür köşesinden bakıyordu ona. Ve baktıkça galiba dişleri birbirine kenetleniyordu, yumrukları düğümleniyordu, saçları iyice kabarıyordu.

Galiba yine onu dövecekti. Saçından sürükleyerek kağıt gibi yırtmak, etini sıkarak kemiklerini ezmek istiyordu.

Annesinin neden onu vurmaktan bıkmadığını düşünmeğe başladı. Neden ola bilirdi ki, acaba? Tam tersi, vurdukça daha da güçleniyordu, keyfi yerine geliyordu.

Annesi sanki birilerinin ona yaptığı kötülükleri ona ödetiyordu. Ve öcünü onun küçücük, zayıf vücudundan alıyordu. Annesi acaba kimin öcünü alıyordu ondan?

Evet”,  fincan kırıklarını toplarken düşündü “Evet, annesi ondan öcünü alıyordu. Ne yapmıştı ki, o, annesine?”

Hatırlıyordu ara sıra annesi onu vurmaktan bıktığında odada dolaşıyor, durmadan birilerine küfrediyor, birilerini beddua yağmuruna tutuyordu.

Annesinin genelde bir şeyler yapmak istediğini, fakat bunu bir türlü yapamadığını düşündü.

Acaba annesi ne yapmak istiyordu ki, bunu başaramıyordu?   

Fincanın kırıklarını alelacele toplarken, kırıklar eline batıyor, eli kanla doluyordu.

Annesi bir süre böyle onu uzaktan seyretti. Ya yorulmuştu, ya da onu vurmak istemiyordu. Belki de ellerinde gördüğü kan sinirlerini yatıştırmıştı.

Doğru düzgün tutsana şunu!”

Annesinin sesi her zaman olduğu gibi kuru ve de kabaydı.

Titriyerek ayağa kalktı, eteğine topladığı fincan kırıklarıyla mutfağa gitti. Yürüdükçe arkadan annesinin nefret ve öfke dolu sözlerinden üzerine zehirli oklar yağıyordu.

Annesi bu oklardan ona öbür odada çalışarken de atıyordu. Siyah makinesini iki eliyle tıkırtadarak sanki kurşuna diziyordu onu.

Bir de annesi rüyada onu kurşuna diziyordu. İşte o siyah makinesini tank gibi kullanarak onun üzerine yürüyordu. Üstelik makine tank gibi gürültü de çıkarıyordu. Sonra ona makineyi tıkırdatarak ateş ediyordu. Vücudu bu ateşlerden delik deşik oluyordu. O da yaralı vücuduna dikkat ederken bedenine saplananların kurşun değil, harf olduğunu farkediyordu. Vücudu, eli  ayağı simsiyah harfler içinde kaçıp annesinden saklanıyordu. Sonra saklandığı yerin büyük birÜharfi olduğunu görüyordu. MeğerseÜharfinin içindesaklanıyormuş deminden beri

Eteğini cam kırıklarıyla doldurup ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti, çöp kovasını kaldırdı, cam kırıklarını kovaya boşalttı. Kulağı koridorda eteğini silkti, eteğindeki cam kırıklarını özenle avucuna topladı.

…. Annesi hâlâ koridordaydı, asabi bir biçimde soluduğu mutfağa doğru akıyordu ve mutfağı ablukaya alıyordu.

Annesini bir keresinde çok korkunç bir biçimde görmüştü rüyasında. Rüya şöyle başlıyordu galiba: annesi yüzü cama doğru oturuyordu masanın arkasında. Yüzü belli olmuyordu, o da korku dolu bir çehreyle, parmaklarının ucunda annesine yaklaşıyordu, onu çağırıyordu. Annesiyse sanki onu duymuyordu bile. Pencereden dışarıyı seyrediyordu, gözleri ta uzaklara dalıp gidiyordu. O zaman o, annesinin omuzuna dokunuyordu ve annesi korkuluk adam gibi yerlere yığılıyordu. Onun kafasız bebeği gibi uzun uzun garip garip sesler çıkarıyordu. Annesini kaldırmak istediğindeyse annesinin kolu, kafası kopuyordu. Tüm vücudu titriyordu, bu haliyle annesinin azalarını kucağına toplayarak odasına götürüyordu, onu tekrar eski haline getirmeğe çalışıyordu, fakat olmuyordu. Annesinin onarımı bir sonuç vermiyordu.

Annesinin odasının kapısı gürültüyle kapandı ve az sonra odadan makinenin tıkırtısı duyulmaya başladı.

İç geçirip şöyle rahat bir soluk aldı.

Annesinin neler yazdığını düşündü bir anlığına? Ne yazıyordu annesi acaba?

Bir keresinde annesinden izinsiz odasına girmiş ve masanın üzerindeki kağıtları karıştırmış, fakat hiçbir şey anlamamıştı. Annesi galiba serçelerden yazıyordu.

Annesi galiba serçeleri çok seviyordu. Annesinin serçe ola bilme ihtimali de yüksekti, belki de sırf o yüzden annesi sevmiyordu onu.

Kim bilir belki de annesi onu seviyordu?! Evet, evet, sanki ara  sıra seviyordu. Bu genelde o, hastayken gerçekleşiyordu. O zaman annesi makinesini tıkırdatmıyordu, söylenmiyordu, gözleri uzak bir noktada dalıp gidiyor, ara sıra soğuk dudaklarını onun alnına değdiriyor, ateşini kontrol ediyordu. O zaman annesinin yüzü nasıl sevimli oluyordu. Ama o, annesinin dudaklarında hiçbir sıcaklık duymuyordu. Annesi aynen böyle ütünün de sıcak olup olmadığını kontrol ediyordu. İpten topladığı camaşırları da böylece kuruyup kurumadığını kontrol ediyordu.

Her halde ölse annesi onu daha fazla sever diye düşündü. Sonra nasıl öldüğünü, nasıl tabuta yerleştirdiklerini, annesinin nasıl tabutun üzerine yığıldığını, nasıl çığlıklar atarak ağladığını gözlerinin önüne getirmeğe çalıştı.

Annesi tüm ağırlığıyla onun üzerine yığılıyordu ve o, annesinin sıcaklığını, annesinin kokusunu duyuyordu. Yatmak istiyordu.

Bu son zamanlar sık sık düşündüğü bir şeydi. Her halde güzel bir duyguydu.

Ölümden korkmamış olsaydı ve bir de tekrar doğacağını bilseydi, gözlerini bile kırpmadan kesin ölürdü.

Bunu düşündükten sonra iç geçirdi, derin derin soludu, küçücük ellerini koynuna kıstıktan ölümün ne olduğunu düşündü. Çok ilginç?! Ölüm siyah değildi. Sisli bir ilkbahar sabahı gibi bembeyaz ve de soğuktu. Oradao koyu sisin içinde ne yapacaktı? Yatacak mıydı, yürüyecek miydi, işte onu bilmiyordu. Kim bilir, belki de öylesine küçücük serçeler gibi kanat çırparak bir yerlere uçacaktı. Bilmiyordu ve düşünemiyordu. Hem bu odadan o koyun sise kadar nasıl gidecekti? Bir yerimi acıyacaktı, yoksa ellerini ayaklarını kıyma makinesine mi kaptıracaktı? Bu yeri çok korkunçtu işte

Böyle düşündükçe sanki akşam oluyordu, bulunduğu odanın ışığı azalıyordu.

Kalkıp parmakların ucunda yürüdü, ışığı yaktı.

Annesi onun için ağlayacaktı, hem de hüngür hüngür, çığlık  çığlığa….

Annesinin ilk kez böyle ağladığını annannesi öldüğünde görmüştü. Annesi o zaman tabutun üzerine yığılmış ve artık ağlamaktan batık sesiyleAnne”, diye çığlık çığlığa bağırmıştı.

Sonra annesinin ölümünü düşünmeğe çalıştı. Annesi solgun çehresiyle, sürmeli gözleriyle, yüzündeki o aceleci ifadeyle tabutta yatacaktı. O zaman o, tabutun ta baş ucuna kadar gelecek, tabutun önünde yere çökerek tabutta yatan annesinin yanaklarını okşayacaktı.

İşte bu noktada kendini durduramıyordu, göz yaşları yanaklarından aşağıya doğru iniyordu.

Annesi sessiz adımlarla, gürültü yapmadan mutfağa geçti. Kendisi için kahve yapmıştı galiba. Sonra tekrar elinde fincan odasına geri döndü ve bir süre odadan makinenin tıkırtısı duyulmadı.

Annesinin sanki yalnız olmadığını düşündü. Odasında saatlerce oturduğunda, düşünceli bir biçimde koridordan geçtiğinde, onunla yüz  yüze oturduğunda bile her zaman annesinin beyni meşğul oluyordu. Öyle bir meşgulluk ki, annesi o sıralar evde uzayıp giden saatleri, evde bulunan ölüm sessizliğini hissetmiyordu.

Divanın bir bölümüne kısılarak annesinin o odada saatlerce ne yaptığını düşünmeğe başladı.

Belki de annesi o odada hiçbir şey yapmıyordu, sadece öylesine oturup duvarları seyrediyordu.

Annesi odasına girerek sanki birilerinden saklanıyordu. Ondan saklanıyordu, babasından mı bunu kesin bilmiyordu. Fakat bir defasında yine annesiyle babası tartışırken annesi:

Rahat bırak beni, izin ver de öleyim!”, diye bağırmıştı. O zaman o, kafasını yastıkta saklayarak ağlamıştı.

Belki de annesi o odaya ölmek için giriyordu. Belki de o odada ölüyordu da?!

Sonra annesinin neden ölmek istediğini anlamaya çalıştı.

Belki de annesini öldüren, onlara sinirle bakmasını sağlayan gece  gündüz demeden yazdıklarıydı?

Babası da nefret ediyordu o yazılardan. Hatta bir keresinde bunu açıkça söylemişti bile. Geceyarısından bir hayli geçmiş babası yatağından fırlamış ve annesinin odasının kapısını açarak: “Nefret ediyorum senin bu yazdıklarına.”, demişti.

İlginçti, annesi hiçbir şey yapmıyordu babasına, ama aynı zamanda bir şeyler yapıyordu. Garipti.

Sonra aklına geldi ki, kesin annesi babasını da duvarın öbür tarafından makinenin tıkırtısıyla kurşuna diziyor.

Babası son zamanlar annesini hep hüzünlü gözlerle seyrediyordu, babasının dişi ağrıyordu sanki. Sonra babası son çare olarak hastalanıp kendini yatağa atmağı deniyordu ve acı dolu bir yüz ifadesiyle annesine: “bana acımıyorsun demi?” – diye soruyordu.

Annesiyse babasına kesinlikle acımıyordu. Hastayken bile acımıyordu. Ve hatta

İşte burasını söyleyemiyordu.

Ve hatta babası ölseydi bile yine annesi ona acımayacaktı. Bir keresinde babasıÖlsem de kurtulsam”, dedi, annesiyse hiç istifini bile bozmadan: “Ama ölmüyorsun ki!”, diye yanıt verdi ona. Ve o, o zaman annesinin yüzünde annesinin ne istediğini görmüştü.

Böyle düşündükce içi sızladı.

Sessizlikten az daha sağır olacaktı.

Bir keresinde yine böyle sessizlikten sağır olmaya başladığı bir vakit parmaklarının ucunda yine annesinin odasına gitmişti. Kapıyı hafifçe aralamış ve gördükleri onu iyice şaşırtmıştı.

Annesi masanın üzerinde bulunan aynada bir süre kendisini seyretmiş, daha sonraysa kafasını kollarının üzerine bırakarak hüngür  hüngür ağlamıştı.

O olaydan sonra annesinin neden ağladığını anlamaya çalışıyordu, fakat hiçbir sonuca varamıyordu.

Belki annesi şu an bile ağlıyordur?! Kim bilir?! Sonra sanki öbür odadan ağlamak sesi duydu. Kalbi hızla çarptı.

Kalkıp yine parmaklarının ucunda, sessiz adımlarla koridora çıktı, annesinin odasına gitti.

Annesi odada pencerenin önünde dışarıyı seyrediyordu. Onun geldiğini farketti ve arkasına döndü:

Ne var yine?”

Ağladığını zannediyordum.”

Hayır, ağlamıyorum.Yeter artık, peşimi bırak.”

Annesinin demin dışarıyı izlediği pencerenin önünde yine serçeler birikmişti. Meğerse annesi serçeleri seyrediyormuş

Dışarı çıktı, kapıyı kapattı ve bir süre kendine aynada baktı. Dikkatlice izledi kendini, yüzünü, gözlerini, dudaklarını.

Kesinlikle serçeye benzemiyordu.

Annesinin aslında onu hiç olmasa günde bir kez öpmek zorunda olduğunu düşündü. Nasıl ki, küçükken her gün öpüyordu. Belki de annesi bıkmıştı onu öpmekten

Peki, annesi onu öpmekten bıkmış diyelim, ya oturup şöyle yüz yüze konuşmaya ne demeli?

Annesiyle yalnız sabah kahvaltılarında konuşa biliyordu. Ve konuşmaları aşağı yukarı şöyle oluyordu:

Yüzün bir karış yine.”

Bunu annesi söylüyordu. O, hafifçe gülümsüyor ve yalnızca omuz silkmekle yetiniyordu.

Yemek yemiyor musun?”

İstemiyorum. Aç değilim.”

Dün not aldın mı?”

Evet. Edebiyattan pekiyi aldım.”

Annesinin yüz çizgileri kesinlikle değişmiyordu:

Aferin!”

Sonra annesi yine yüzünde o ifade, aklında serçeler işe gidiyordu. Kim bilir belki de annesi serçelerin yanına gidiyordu.

Akşamleyin annesi çok sinirli oluyordu. Yarım saat dinlendikten sonra bir şeyler atıştırıyor, yeniden odasına kapanıyordu. Kesin yine serçelerden yazıyordu.

Sanki uzun süredir annesinin bir şeyler başarmayı hedeflediğini düşündü.

Acaba annesi ne yapmağı hedefliyordu? Serçeleri çoğaltmağımı düşünüyordu? Bunun ne gibi yararı ola bilirdi ki?

Küçücük yüreğinden bir sızı geldi geçti.

Kafasını divanın üstköşesine yaslayarak sessizçe ağlıyordu

Bir süre sonra makine yine çalışmağa başladı. Annesi bu kez başka birisini kurşuna diziyordu.

Annesi makineyi kullanırken sanki dünyayı unutuyordu. Çehresi değişiyor, saçları diken diken oluyor, parmaklarının ucu sivri uçlu kaleme dönüşüyordu. Kendisi çok vahşi bir hayvana benziyordu.

Evet, bulmuştuAslanaAnnesi makineyi tıkırdatırken aslana benziyordu.

Kalkıp pencereye yaklaştı. Artık karanlık bastırıyordu. Az sonra annesi gelecek ve kuru sesiyleHadi, yatma zamanı”, diye onu uyaracaktı. O andan sonra o, bu büyük odada yalnız başına, yatacak, tavanı seyrederek uyumağı bekleyecekti.

Uyku da annesiyle beraber gelecekti.

Annesi ara - sıra çok sevecen oluyordu rüyada. Yazı makinesi değil de, dikiş makinesi kullanıyordu. Onun için elbiseler dikiyordu makinede. Bu elbiseler genelde ya sarı, ya da pembe oluyordu. Sonra bu elbiseleri ona giydiriyor, kucağına oturmasını söylüyor, saçını okşuyorduVe annesi saçlarını okşadıkça saçları dökülüyor, saçları dizlerine, dizlerinden de zemine dökülüyordu. İşin ilginç yanıysa saçlarının dökülmesi onu acıtmıyordu, tam tersi saçları döküldükçe uykusu geliyordu.

Kapı gürültüyle açıldı. Koridorun ışığından içerisi de aydınlandı.

Gelen annesiydi. İlk önce kafası, daha sonra tüm vücudu girdi odaya. Onun başucunda bekledi bir süre. Sanki onun uyuyup uyumadığını kontrol etmek istiyordu.

Tüm vücudu korkudan titrediyse de, gözlerini açmadı. Annesi başucunda bir süre bekledikten sonra ağzını onun kulaklarına yaklaştırarak:

Benimi izliyordun?”, diye sordu.

Gözlerini açmadan korku içinde hayır anlamında kafasını salladı. O zaman annesinin eli onun ağzını öyle kapadı ki, bir an için öleceğini zannetti.

Uyandığında dizlerinin üzerinde bulunan kitap kayarak yere düşmüştü.

Rüya görüyordu her halde.

Üşüyerek ellerini göğsüne soktu. Ansızın aklına gelen düşünceden irkildi, kalktı. Koşarak adımlarla annesinin odasına yürüdü.

Annesi yine sevgi dolu gözleriyle bir şeyler yazıyordu diye onun geldiğini farketmedi.

Kendini toparladı içeri girdi. Gelip annesiyle yüz yüze oturdu.

Annesi onun geldiğini farkettiğinde gözlerinde bulunan sevgi kayboldu.

Ne var yine?” gözlüğünü saçına taktı, sinirli bir yüzle onu seyretti.

Hastayım, galiba.”

Ateşin yok ama.”

Ölçeyim mi?”

Gerek yok.”

O zaman kesin yükselecek.” Böyle söyledikten sonra kesin kararlılıkla annesinin yüzüne baktı. Annesinin tavrı değişmedi fakat azıcık da olsa bıktığını belli etti:

Kalksın, o zaman bakarız.”

Kafasını önüne eğerek yürüdü, tam kapıdan çıkacakken geri döndü:

Çok kötüyüm. Midem bulanıyor, üşüyorum.”

Limon ye, kalın bir şeyler giyin üzerine.”

Annesi son sözlerini robot gibi söylemişti.

Odadan çıkarken kapıyı kapadı. Küçücük yumrukları düğümlendi. Odasına döndü ve camı açtı. Pencerenin önü serçeyle doluydu, hepsi havaya uçtu. İlkbaharın ilk günleriydi, fakat kışın ayazı hâlâ duyuluyordu.

Bir süre böylece üzerindeki ince elbiseyle, soğuktan titreyerek, rüzgar saçlarını karıştırırken durdu camın önünde. Öyle bir hastalanacaktı ki, ateşölçen alet onun ateşini ölçemeyecekti. Ya şimdi kendini camdan aşağı atsa? O zaman annesi ağlayarak merdivenlerden koşarak aşağıya inecekti. Belki de inmeyecekti bile, aşağıda gürültü koptuktan sonra camı açıp şöyle bir aşağıya bakacak, daha sonraysa gözlüğünü gözüne geçirip yine deliler gibi yazacaktı.

…. Parmaklarının ucunda aşağıya baktı. Başı öyle döndü ki, az daha aşağı düşecekti. Korkuluklardan tuttu, zor zaptetti kendini. Tekrar divanda oturdu.

Camın önü yine serçelerle doluydu. Annesinin her sabah onlar için attığı kuru ekmek parçalarını gagalıyor, durmadan oynaşıyorlardı. Ara sıra camın öbür tarafından küçücük yüzleriyle ona bakıyor ve sanki gülümsüyorlardı.

Her sabah annesi kalkıp uykulu çehresiyle direk mutfağa gidiyor, oradan getirdiği kuru ekmek parçalarını camın önüne bırakıyor, sonra yine aynı uykulu çehreyle serçelerin kuru ekmek parçalarını nasıl yediklerini izliyordu.

Daha sonraysa serçelerin sesi öbür odada duyulmaya başlamış makinenin sesiyle karışıyor, ortaya acayip sesler çıkıyordu.

Tüyleri diken  diken oldu, kalkıp cama yaklaştı, kedi gibi sessizce camın arkasında durup serçeleri izledi. Sessiz bir haraketle camı açtı. Serçeler çok yakındalardı. Ona aldırmadan kuru ekmek parçalarını yiyorlardı.

Elini aceleyle camın önüne attı.

…. Serçeler uçtular.

Fakat eli boş değildi, serçelerden bir tanesini yakalamıştı. Serçenin sıcak, hafif vücudu avucunda, nohut kadar kafasıysa yukarıdaydı. Küçük, siyah gözleriyle ona bakarak gülümsüyordu sanki.

Vücudunda simsiyah, sinirli bir zehir dolaştı, sonunda serçenin vücudunun bulunduğu avucuna ulaştı. Avucu sıkıldı. Avucunu nasıl sıkmıştıysa, serçenin küçük kafası bir süre devindi ve sonra haraketsiz kaldı.

Ölü serçeyi inceledi bir süre. Deminki tebessümü yine yüzündeydi. İki parmağıyla serçenin kafasını kopardı. Ve götürüp mutfaktaki çöp kovasına attı. Odasına döndüğünde dizlerinin estiğini farketti. Divana oturduğundaysa yalnız dizleri değil, elleri de esiyordu.

Az sonra babası geldi. Babasının morali yine bozuktu. Biraz da içmişti galiba. Traşsız yüzüyle onu öpüp kokladı, sonra televizyonun karşısına geçip televizyon seyretmeye koyuldu.

Babasının yanında oturdu, onun göğsüne kısıldı. Babasının gömleği nemdi sanki.

“Ev çok soğuk”, dedi babası ve onun saçlarından öptü. Babası ter kokuyordu...

**

 

Sabah makinenin takırtısı duyulmadı. Televizyon da açık değildi. Sanki evde kimse yoktu.

Yatağından fırlayıp koridora koştu.

Annesinin odasının kapısı açıktı. İçeri baktı.

Oda sanki değişmişti. Makine yoktu, makinenin masasının da gereksiz bir eşya gibi yüzü duvara dönüktü. Annesinin saatlerce kendisini izlediği ayna da yoktu masanın üzerinde. Ve annesine ait bu odada hiçbir şey yoktu. Annesinin koltuğuysa odanın ortasında öylece duruyordu ve onda da babası oturmuştu. Babası traşsız yüzünü avuçlarının içinde saklayarak sigara içiyordu. Onun geldiğini farketti ve kafasını kaldırdı. Babasının gözleri kıpkırmızıydı.

O, nereye gitti?”

Babası omuzlarını silkti ve çehresindeki zavallı ifadeyle ona baktı:

Bilmiyorum”, dedi ve sarıldı ona. Öylece oturdular.

Pencerenin önü sessizlikti. Serçelerin sesi duyulmuyordu.

Annesinin onları bırakıp gittiğini anladı. Gözleri doldu.

 

Annesi serçelerle gitmişti…