AVUKAT VAYSMAN

 … İlimler Akademisi`nin avlusuna girdiğinde Kulam Hüseyinli buralarda hiçbir zaman görmediği acayip bir durumla karşı karşıya geldi.

Şehrin solkaklarına doluşarak idarelerin, dükanların, kafelerin üzerine kendi levhalarını yapıştıran yabancılar, merkezi caddelerde pembe çehreleriyle hiçbir şeye aldırmadan yürüyen, milli meyveleri tıkabasa yiyen yabancılar galiba bir yolunu bulup buralara da girmeği başarmışlardı.

Büyük ağaçların ve sarı çiçeklerin bulunduğu parkta bulunan bu ilim tapınağının geniş avlusunda, ellerinde kalın dosyalar, sessizçe dolaşan ilim adamları değil de, bu kez binaya götüren yollarda birbirinin arkasınca, üzerlerinde küçük, dörtken yabancı bayraklar bulunan değişik renklerde, yabancı arabalar vardı.

Arabaların korkunç ışıltısından, binanın girişindeki büyük gül demetlerinin arkasında bakınan işçilerin şaşkınlıkla dolu çehrelerinden Kulam Hüseyinlinin içi sızladı.

Bu gerginlikten kurtulmak için girişte duranların yanından geçerek beklemeden kendini akademinin içine attı, ama demin dışarıda gördüğü tantananın rezaletinden kurtulamadı.

Akademinin içi de aynen dışarıdakı görüntüyü tırlatıyordu.

İkinci kata götüren mermer merdivenlerin üzerinde birkaç yabancı dilde beyaz bezlerde yazılmış sloganlar ve mavi bayraklar asılıydı.

Kulam Hüseyinli burada kendisi de farkında olmadan birkaç ihtiyar tarih, edebiyat, filoloji  dalında profesör, doktora rastladı.

Profesörler her zamanki yorucu konuşma biçimleriyle bu günkü toplantıyla konuşuyor, birilerini durmalan övüyor, kafaları allak bullak olmuşcasına sorular soruyor ve bu soruları yanıt bile beklemeden dışarıdan gelecek insanları bekliyorlardı.

Profesörler konuştukça Kulam Hüseyinli`nin burnuna banyoda kirleri çıkarmak için kullanılan banyo kesesinden duyulan nem kokusu geldi. Sanki birileri burada gündüz vakti, her kesin önündece çürüyordu.

Profesörler konuştukça Kulam Hüseyinli o eski günlerini  bu akademide asistan olduğu o unutulmayacak, sıcak seneleri, bir zamanlar çok büyük ve muhteşem gözüken bu ilim merkezinin koridorlarında genç, sağlıklı çehrelerle koşuşturan, birbiriyle, enstitü müdürleriyle, ihtiyarladıkça soru işaretinden farksız duruma gelmiş ihtiyarlarla dalga geçen, gülüşen genç ilim adamlarını hatırlıyor, ağlayacak gibi oluyor, nasıl etkilendiğini saklamak için sık sık yüzünü farklı yönlere çeviriyordu. Dağınık bakışlarla girişin sütunlarını, tavanını seyrediyordu.

Oysa o zamandan bu güne ne kadar zaman ötmüştü ki? Kulam Hüseyinli bunu düşündü ilk önce, o dönemden bir anı gibi canlı kalmağı başarmış ilim adamları öyle bir haldelerdi ki, sanki bu binanın üzerinden büyük bir araç geçmişti ve onlar bu araçın altında ezilmişlerdi.

Akademi`nin binası bile değişmişti sanki. Daha derli toplu olmuştu. Koridorları önceleri olduğu gibi aydınlık değildi artık, şimdi bu koridorlar Kulam Hüseyinli`ye öylesine tesadüfi insanların toplandığı tren istasyonlarını hatırlatıyordu.

Her şey çok hüzünlü ve bunaltıcıydı.

Profesörler yalnız ikinci kata  büyük, fakat uzun süre onarılmadığı için bakımsız durumda olan toplantı salonuna girdiklerinde sustular. Kulam Hüseyinli`yle yanaşı oturup büyük gül demetleriyle donatılmış sahneyi, an geçtikçe dolmaya başlamış salonu izlemeğe başladılar.

Kulam Hüseyinli de salonu izliyordu, seyrettikçe yıllardır eski, dağılmış tramvay gibi bir tarafı üzerine bırakılmış bir durumda çalışan, gelişen araç ve gereçlerden kendi bünyesiyle faydalanmağa çalışan fakir kümesi, çalıştığıKalemedebiyat merkeziyle alakalı düşünmek istiyordu.

Sonra gül demetleriyle donatılmış sahneyi seyrettikçe o, artık Merkezin canına, havasına bulaşmış Şairi, geçenlerde merkezde onun doğum gününü kutlamalarını, Şairin onların hayatını zehir ederek onlara Sözün etkisinden bahsetmesini, onun o konuşmasından sonra küçük Ferec`in durumunun kötüleşmesini, toplantının sonlarına doğru gerçekçi edebiyatı mistik edebiyata değişmek istemeyen Ağaalinin Sadaya tokat atmasını anımsıyor ve bu yüzden sanki saçlarının dibiyle koşuşturan karınca kümesi varmış gibi kafasının arkasında bir kaşınma hisseder fakat utancından kafasını kaşıyamıyordu.

Dünyanın bu karışık halinde  her şeyin maddeselleştiği bir dünyada, her kesin parasından başka her şeyinden severek vazgeçtiği bu iğrenç zamanda İlimler Akademisi kadar kutsal, maddesel dünyadan tecrit olunmuş bir kurum bile bu gün kendini yaşatmak için bu kendinden razı, entel takınan gençlerle, yani yabancılarla bir şeyler yaptığı halde onların çalıştığıKalemmerkezi hiç kimsenin gereksinim bile duymadığı Büyük Edebiyatla, edebiyatın sonsuz, baki kural ve kaidelerini araştırmakla zamanlarını harcıyordu.

Bu da kimden kaynaklanıyordu sanki? Tabii ki, onun saçma sapan edebiyat sevdasından. Ve merkezde her kes ona benzemeğe çalışıyordu. Ve tabii ki, bu halde

…. Garip olan bir takım şeyler vardı: o da tüm bunların farkındaydı ve kaç kez merkezde her şeyi yeniden düzenlemeğe, bu fanatizme son vermeğe çalışsa da, hiçbir şey gerçekleşmemişti. Tatlı rüyadan uyanmak isteyen birisinin kalp çırpıntılarıyla sınırsız edebiyat sularında boğularak adeta önceki haline şükür dedirtmişti.

Tüm bu edebiyat sevdası falan hepsi boş ve anlamsız laf yığını…”, diye Kulam Hüseyinli oturduğu koltukta dönerek öfkeyle düşündü. “Niçin onlar bu haldelerdi? O da, ötekiler de, ufak tefek Ferec de, Şair de, Deniz de hepsi sanki dini bir tarikatın üyeleriydi ve bu tarikat hepsini hastalıklara gömüyordu.”

Öteki yazarlar değişik durumlardan faydalanarak maddi durumlarını normal hale getiriyor, yabancı ülkelerde kitaplarını yayınlatarak paralar kazanıyorlardı. Onlarsa sigara dumanın keyif çattığı odalarda oturarak saatlerce her hangi bir sözün anlamını, manasını araştrıyor, onun başka anlamlara da gelebileceğini tartışıyor, bazı bilinen gerçekleri birbirilerine kanıtlıyor ve sonuçta kendi buluşlarından hoşnut oluyorlardı.

Her defasında düşünerek işte bu yere vardığında Kulam Hüseyinli`ye isyandan kurtulması için bazı dizeler yardımcı oluyordu. Demin içinde ansızın başlayan isyanı beyninin her hangi bir köşesinde hâlâ uyanık kalmış bakkal iddiaları zannediyor ve bu korkunç iddianı yanlışlarla dolu bir gereksiz kağıt parçası gibi yırtıp çöpe atıyordu.

Ama bu kezMerkez`in acil onarıma ihtiyacı olan tavanı, parasızlıktan ve edebiyat sevdaları yüzünden bir kısmı zayıflamış, diger bir kısmıysa kabarıp sararan sadık mesai arkadaşlarının durumunu nedense tam olarak bu gün – Aakademinin bu çalışma ortamında hatırladı ve durumun artık dayanılmaz olduğunu anladı.

Burada, o, mutlaka bu gün bir şeyler yapmalı olduğunu, bir şeyleri değişmeli, Merkez`i kendi ilahî ilham örtüsüyle kaplamış onu kendi özünde boğarak yok eden ve şimdi, buradan, Akademi`nin, tantana ve ihtişam süsüyle süslenmiş bu geniş toplantı salonundan gözüne azman Ölüm sisi gibi gözüken korkunç edebiyat kalesinin bir duvarını bu gün yıkmalı olduğunu anlıyordu.

Salonsa hâlâ dolmaya devam ediyordu

İlim adamları Kulam Hüseyinli`nin burada olmadığı sürede hızla değişmişlerdi.

Salonun büyük bir kısmı gençlerdi, diğerleriyse Kulam Hüseyinli`nin tanımadığı orta yaşlı, genç ilim adamlarıydı. Onlar da birilerine özenerek konuşuyor, birbirileriyle acayip tonda tokalaşıyor ve ön tarafta oturmuş insanlara evrak gibi bir şeyler ulaştırmağa çalışıyorlardı.

Azınlıktaki bölümse Kulam Hüseyinli`nin ta eskilerden beri tanıdığı ihtiyar ilim adamları  artık kamburlaşmış, mavimsi çehreleriyle gülümseyen akademisyenlerdi.

İlginç olan otuz sene önce bile bu akademisyenlerin aynen böyle mavimsi çehrelere sahip olmalarıydı. Bu zaman zarfında onlar galiba bir süre zaman akınının altında beklemişlerdi.

Az sonra toplantı başladı ve sahneye akademinin başkan yardımcısı  çehresinden sevinçli olduğu duyulan, orta yaşlı, şişman vücutlu birisi çıktı, iri adımlarla sahnenin önüne kadar yürüyerek yağlı sesiyle konuşmaya başladı.

Başkan yardımcısının bu toplantı salonundan rahatsız olduğu açıkca belli oluyordu. O, gerektiğinden daha yüksek sesle konuşuyor, ara sıra kullandığı karışık cümlelerde sık  sık takılıyor, lüzumsuz el haraketleri yapıyordu. Onun bu haraketi yapmasının tek nedeni her halde salonda ön sıralarda oturmuş ihtiyar akademisyenlerdi. Hiçbir ifade belli etmeyen bu ihtiyar akademisyenlerin gözleri yüzünden başkan yardımcısı sık sık yanlış yapıyordu.

Bu tip bakışları o, yöneticilik deneyiminden biliyordu. Merkez`in dayanılmaz ağır durumundan, dağılmış tavanından, içinde rüzgarlar oynayan rüzgarlarından, üzerinde toz birikmiş el yazılarıyla alkalı konuşurken onu dinleyen bakanların böyle bakışlarıyla sık sık karşılaşıyordu. O da böyle durumlara düşüyordu, aynı sözü birkaç kez lüzumsuz yere tekrar ediyordu, konuştuğu zaman kendi söylediklerinden hiçbir neden olmaksızın sinirleniyor ve odayı mecburen yenilgiyle terk ediyordu genelde.

Bu türlü bakışların, ölüm kokuyan edebiyat misali canlı ve yaşayan ne varsa hepsini kendi ağır, kayıtsız sessizliği altında ezerek mahvetme yeteneği var her halde. Kulam Hüseyinli böyle düşünüyordu.

Başkan yardımcısı ansızın düştüğü acayip durumdan çabuk kurtularak sahneye yabancı şirketin çalışanlarını davet etti.

Toplantının ihtişamından şaşırmış yabancılar sahneye renkli pantolonlarla çıkmış iki genç çocuk kendi dillerinde bir şeyler konuşmaya başladılar ve bu genç çocukların sarışın, çilli çehreleri Kulam Hüseyinli`ye nedense birkaç ay önce Merkez`e sipariş almak için gittiği Almaniya Büyükelçiliği`ni, o Büyükelçilik`te çalışan ataşesi yüzünde çillerden ve nefretten başka hiçbir şey göremediği avukat Vaysman`ı anımsattı.

Şehrin merkezi cadderlerinden birinde, uzun seneler ünlü bir şairin yaşadığı binanın alt katında bulunan Almaniya Büyükelçiliği`nin acayip özenle yapılmış duvarları, hep kapalı olan saydam kapıları, kapıların öbür tarafında bulunan büyükelçilik çalışanlarının sessiz sessiz yürümesi, onların her şeye kuşkuyla bakan çehreleri her zaman olduğu gibi Kulam Hüseyinli`ye çocukluk yıllarında seyrettiği faşist Almaniyası`nın yaptığı barbarlıkları konu edinen siyah beyaz filmleri anımsattı.

Henüz bir bölüm bile çeviremedikleriAlman Edebiyatı Antolojisinin yayınlanmasıyla alakalı Büyükelçiliğe gönderdikleri mektuptan sonra büyükelçiliğin girişinde onunla öylesine konuşan, camın öbür tarafında bulunan kadının verdiği yanıtlar, onun içeri götüren, sessiz koridorda yürürlerken sık sık arkaya bakarak onu kuşkulu bakışlarla seyreden gencin durumu daha avukatla görüşmeden önce Kulam Hüseyinli`yi kötü duruma düşürmüştü.

Vaysman`ın küçük, ilaç kokuyan, derli toplu odasına girdikten sonra Kulam Hüseyinli buraya geldiğine bin pişman olduysa da, büyükelçiliğe gönderdiği mektupu azı yüz kez içinden yırtıysa da artık olan olmuştu ve o, bir türlü Vaysman`ın gözlerinden kurtulamıyordu.

O görüşmeden sonra Kulam Hüseyinli`nin o başa bela mektupuyla alakalı Vaysman birkaç sefer de onu büyükelçiliğe çağırmıştı. Orada  o küçük, uzay gemisine benzeyen odada onu sorgulamıştı defalarca, eğer antolojinin yayınlanması için para ayrılarsa bu paraların nerelere harcanacağını sormuştu. Antolojiye ayrılacak paradan çıt bile yoktu, ama artık avukat Vaysman Kulam Hüseyinli için kabusa dönüşmüştü.

O, onun rüyasında kimi zaman kadın elbisesine benzer doğu elbisesinde ortaya çıkıyor, sıcak, hafif çilli kollarıyla Kulam Hüseyinlinin boynuna sarılıyor, ona azerbaycanca birkaç tatlı laf söylüyordu. Kimi zaman faşist giyside, elinde fener ona alman dilinde bir şeyler  şiire benzer uzunca metinler okuyor, kimi zamansa onu öylesine uzaklardan seyrediyordu.

Son kabuslardan birindeyse Kulam Hüseyinli Vaysman`ın onun üzerine saldığı köpekten kurtulmağa çalışmıştı.

Tüm kabus boyunca o, taşlarla dolu yollarda koşmuş, bu büyük köpekten kurtulmağa çalışmış, yalnız sabaha karşı yere yatarak bu büyük köpeğe pesetmişti.

Bu kabustan uyandıktan sonra vücudunu kaplayan soğuk ter damlalarının altında bir daha Vaysman`la görüşmeyeceğine, onu unutacağına söz vermişti. Fakat aynı gün çalıştığı binaya girdikten, merdivenlerin başında saksıdakı bitkiler gibi solmuş işçilerinin çehrelerini gördükten sonra içi burkulmuş ve yine Büyükelçliğin kale duvarlarına benzeyen ağır kapılarını, ses yalıtımı çok güçlü saydam camlarını ve en önemlisi Vaysman`ın sarımtrak çehresini hatırlamak zorunda kalmıştı.

Akademisyenlerden teki fısıltıyla ötekisinin kulağına bir şeyler söylüyordu.

Kulam Hüseyinli sessizçe yanı başında bulunan profesörlere, akademisyenlere baktı. Profesörlerin yüzündeki miskin hayret ifadesinden midesi bulanmağa başladı.

Ne diye onlar böyle bir duruma düşüyorlardı ki?” Kulam Hüseyinli kalbinin ansızın hızla çarptığını farketti.

Ne diye o, büyük yapıtlar, senaryolar yazmış, romanlar çevirmiş bir adam Almaniya`nın bilmem hangi bir dağ köyünde teknik cihazların içeriğine benzeyen bir ailede doğmuş, bilmem hangi bir ilim üzerine eğitim görmüş bu kıt düşünceli yabancının önünde azıcık bir para için yalvaracak duruma düşmeliydi. Onun sorğulamalarına yanıt vermek zorunda kalmalıydı, hem de sanık gibiHer görüşimeden sonra çıldıracak gibi olsa da, yine de oraya geri dönmek zorunda kalmalıydı?

Ne diye kendi ağırlıklarınca ilmi araştırmalar yapmış, buluşları olan bu ihtiyar akademisyenler, profesörler ne idüğü belirsiz birkaç gençin ağzına saygıyla bakmalıydılar?

Bunlar da mı ruslardı?

 

**

 

Vaysman bu kez yalnız değildi. Yanı başında aynen Ştrausa benzer bir alman daha vardı. Her ikisi onu seyrederek almanca bir şeyler konuşuyorlardı.

Dillerini anlamadığı ve son zamanlar Vaysmanla alakalı sık sık düşündüğü için o, bu almanların onun durumunu müzakere ettiklerini düşündü niyese. Öbür almanın kız dudaklarına benzeyen dudaklarının kıyısında kız tebessümüne benzer bir tebessümün belirtileri vardı.

Vaysman`ın köpek gözlerine benzer küçük, gri gözleri gözlüğün arkasından usulca Kulam Hüseyinli`nin bıyıklarında, sabah evden aceleyle çıktığı için normalden büyük takılmış kravatında, artık beyazlığı kaybolmaya başlamış gömleğinde dolaşıyor ve sabunlanmaktan neredeyse kabuğu gitmiş elleriyle beyaz kağıtları sıvazlıyordu.

Kulam Hüseyinli almanları bakışları altında ezilirken, nedenini bilmediği bir halde ansızın bu gün bu önemli görüşmeye gelmemişten önce boyadığı, silip parlattığı ayakkabılarını hatırladı.

Ayakkabılarını silerek parlatsa da, uç kısmındaki ezilmişlik iyice belli oluyordu. Bu ayakkabıyı o, bir ay bundan önce şehrin merkezinde bulunan almanların ayakkabı mağazasından almıştı. Karısı da sık sık bu ucuz mağazalardan ayakkabı almasını öğütlüyordu, zira az sonra bu ayakkabılar eskidiği için fakirlere dağıttıklarında hiçbirisi dert yakınmayacaktı.

Vaysmanla yakışıklı almanın konuşması bir türlü bitmiyordu. Onlar artık ona dikkat bile etmiyorlardı. Vaysmanın deminden beri sıvazladığı dosyaları tek tek inceliyor, ara sıra onu kuşku dolu bakışlarla seyredyordu. Buradan, Kulam Hüseyinli`nin oturduğu koltuktan Vaysmanın ayakkabıları bile belli oluyordu. Bu ayakkabılar içinde sanki ayak yoktu kendi kendiliğinden öylece duruyorlardı ve yeniydiler, sanki hiç kullanılmamışlardı. Adeta ona mağaza vitrinlerinden gülümsüyorlardı.

Kulam Hüseyinli almanların zayıf bileklerini, enselerini inceleyerek onların ayaklarının şeklini düşünmeğe çalıştı ve kendi kendine: “Bu gömlekler, bu ayakkabılar bu vücudlarda bir yaşam sürüyorlar mı ki, ihtiyarlık da onların kapısını çalsın?

Bu ne böyle?”

Vaysman uzun süren hastalıktan sonra iyice zayıflamış gibi gözüken kollarını masaya yaslıyarak yine aynı evrağı yukarıya kaldırmıştı.

Bu antolojinin yayını için gerekli olan tüm araç ve gereçlerin fiyat çizelgesiydi. Vaysman nedense bu evraktan nefret ediyordu. Her seferinde konuşma işte bu evrağın yukarıya kalkmasıyla başlıyor, Kulam Hüseyinlinin saçma sapan konuşmasıyla son buluyordu.

Kulam Hüseyinli bu kez de her zaman yaptığı konuşmayı tekrarladı, basmak istedikleri antolojinin alman edebiyatının azerbaycanlı okurlara tanıtılması gibi şerefli bir amaçla hazırlandığını, bu antolojinin Azerbaycan  Almaniya kültürel ilişkilerine özellikle katkı sağlayacağını anlattı uzun uzun.

Tüm bunları bir avrupalı gibi, sözlerine sık sık ara vererek, gülümseme katarak, almanların incinmesinden ihtiyat ederek konuştu, fakat Vaysman`ın elinde bulunan kağıt aşağıya inmedi, küçük gözlerini bir kez olsun bile kırpmadı.

Öbür almanın da dudaklarının köşesinde birikmiş tebessüm de aynı yerindeydi.

Kulam Hüseyinli geleneksel konuşmasını bitirdikten sonra Vaysmanın deminden beri havada tuttuğu bu kağıta bakarak düşündü ki, şu an her iki alman onun alakalı bir şeylerin gerçekleşeсeğini bekliyor. Ne gerçekleşeсekti ki?

Vaysman evrağı bir süre daha böyle yukarıda bekletti ve deniyormuşсasına onu izlemeğe koyuldu.

Kulam Hüseyinli moralini bozan bu bakışlardan artık terlediğini, terin tüm vücudunu ıslattığını farketti. Birkaç ay önce muhasiple beraber hazırladığı çizelgede yanlışlık yapa bileceklerini düşündü ve ne kadar çalışsa da çizelgedeki fiyatları hatırlayamadı.

Sonra ansızın almanların onun bu terlemesinden zevk aldıklarını düşündü.

Vaysman sanki bir anlık razılaştı Kulam Hüseyinli`nin konuşmasıyla ve aşağıya indirdi evrağı. Dosyaların arasına yerleştirdi özenle ve başka bir kağıt çıkardı, öteki almanın önüne bıraktı kağıtı.

Bu antolojide basılacak alman yazarlarının listesiydi. Almanca yazılmış bu küçük listeyi hemen hatırladı.

BuradaKristiansözünün yazılış biçimi doğru değil. Almancada K harfi XH gibi yazılıyor. Sizse bunu öylesine K gibi yazmışsınız.”

Ştrausa benzeyen bu genç alman azericede sanki kendi dilinde konuşuyormuş gibi sessiz harfleri boğazında, dişlerinin arasında sıkarak kurşun atıyormuşcasına talaffuz eder, ince ünlü harfleri kalın ünlülere katarak lirik, yumuşak Azerbaycan sözlerini  sakat ediyordu.

Ştraus nihayet lafını bitirdi ve gülümsedi, fakat bu gülümseme onun gaddarlığını iyice kabarttı.

Bir de burada 100 kitapın çeşitli kurum ve kuruluşlara dağıtılacağı söyleniyor. Bu…”

Hayır, artık bu kadarı fazla…”Kulam Hüseyinli soluğu kaybolacakmışcasına boğulmağa başladı: “Bunlar beni ne zannediyor?!”

Bu anda alman lafını keserek onun çehresi Vaysman`ın hep baktığı gibi nasıl baktıysa bir anda Kulam Hüseyinli`nin dizleri boşaldı, boğazına yine tanıdık hüznün takıldığını hissetti.

Kulam Hüseyinli dizlerinin hangi durumlarda böyle estiğini kesinleştirmişti artık kendisi için. O yüzden öfkeden içi esti. Bu basit memurlar kendilerini ne zannediyorlardı böyle?

Ansızın uzun senelerden beri içinde birikmiş bir şeylerin onun ileri ittiğini farketti, ayağa kalktı:

Bana bakın, siz kendinizi ne zannediyorsunuz?”, dedi ve kendi sesinden biraz da hüzünlendi. Azerbaycanla alakası olmayan bu daracık oda da seslenen kendi doğma dilinden hüzünlendi. “ Belki o kurum ve kuruluşlardan kağıt getireyim ki…” sustu, lafının gerisini unuttu. “SizSiz beni ne zannediyorsunuz? “

Almanlar Kulam Hüseyinli`nin hüzünlü sesine aldırmadılar bile, kör birisinin gözlerine benzeyen gözlerle ona bakmağı sürdürdüler.

Öfkeden miydi, yoksa kendi sesinin etkisinden miydi bir şeyler yüzünden sinirlenmeğe başlamıştı Kulam Hüseyinli.

Ne zamandır ki, benimle  dalğa geçiyorsunuz sankiSiz benim hiçbir şey anldamadığımı mı zannediyorsunuz? Siz…”

Azıcık daha konuşsa şimdi bu almanların karşısında ağlıyacağını hissetti, zira artık gözleri de dolmuştu.

Büyükelçiliğin daracık koridorlarında adımladıkça bu havasız, ölü koridorlarda adımlarıyla beraber kaybolma korkusuna daha dayanamadı, dışarı attı kendisini.

Bu garip insanların çehresindeki memnunluğu demin o, ayağa fırladığında hissetmişti. Sonunda onlar tasarladıklarını gerçekleştirmişlerdi.

Bir sigara yaktı. Ve bir daha o miskin görüşmeleri hatırlamamak kararına vardı. Bir süre hiçbir şey düşünmeden, her kesin çehresine ve de ayakkabılarına bakarak yürüdü.

Ayakkabıların hepsi Vaysmanın ayakkabıları gibi yepyeni ve gıcır gıcırdı. Kalıpı henüz açılmamış ayakkabıların gıcırtısı kulakları sağır ediyordu.

Her kes alman ayakkabısı giymişti. O da alman ayakkabılarındaydı.

Bu düşünceden içi daraldı. Aceleyle eve ulaşmak ve bu ayakkabılardan kurtulmak niyetindeydi.

İşin ilginç yanıysa tüm bu miskinliklerin, bu kaba davranışların özünde onun aleyhine çalışan bir durum vardı. Kulam Hüseyinli gittikçe düşünmeğe başladı: “Tüm gaddarlığı ve rezilliğiyle beraber aynı zamanda Vaysman haklıydı da.”

 

**

 

Bir hafta sonra Kulam Hüseyinli Almanya Büyükelçiliği`ne ona yapılan haksızlıkla alakalı muhtevalı bir mektup yazdı.

Öbür haftanın sonu büyükelçilikten yanıt mektubu geldi. Kulam Hüseyinli`yi geniş bilgi için kültür ataşesi Frau Zibek davet ediyordu.

Onlar kiminle, nasıl davrandıklarını sonunda anlamışlardı. Kulam Hüseyinli düşündü. Yüksek edebi değerlere, ciddi esaslarla kanıtlanmış mektup tabii ki, kendi etkisini gösterecekti.

Ogün o, Vaysman`laŞtrausun yaptıklarına nispet alman soğukluğu, alman kendini beğenmişliğiyle alakalı hazırladığı konuşma da aklında büyükelçiliğe geldi.

Girişte değirmi masanın arkasında oturmuş almanlar gibi haraket etmeğe alışık kadın her zaman yaptığı gibi kısık sesle telefonla konuşuyordu, onu gördüğü zaman telefon görüşmesini kesti ve

Buyurunuz.” dedi.

Saat 13`te randevum vardı.”, burada her zaman haksız konumunda olmuş Kulam Hüseyinli bu kez büyükelçlikten randevuyla alakalı aldığı küçücük kağıtı gizli saklı bir gururla kadına uzattı. Kadın kağıtı alıp vurdumduymaz bir tavırla inceledikten sonra:

Randevunuz kimleydi?”, diye sordu.

Frau Zibek  Kulam Hüseyinli yanıt verdi ve kaburğasının altında çıtlamağa hazır bir sevincin olduğunu farketti.”

Kadın öbür telefonun ahizesini kaldırdı ve bir numara çevirdi. Almanca kısa bir şeyler konuştuktan sonra ahizeyi yerine astı ve aynı vurdumduymaz bir sesle:

Randevuya dört dakika geç kalmışsınız, efendim.”, dedi Frau Zibek şu an toplantıdalar. Tekrar görüşmek için telefon açarak randevu ala bilirsiniz.”

Kulam Hüseyinli girişte sol tarafta asılmış duvar saatine baktı:

Gerçekten de saat biri dört geçiyordu