CAN ÇEKİŞİRKEN

 Yatak odasının hafif açık kapısından baktıkça her zamanolduğu gibi üzerinde bulunan ipek yorganı, yatağın yanında bulunan yüksekliği fazla olmayan sandalyenin üzerinde, suyu uzun süredir değiştirilmediği için küçük, bulanık akvaryumları anımsatan kaba bardağı, uzun süre takılmadığı için artık bardağın dibine çökmüş takma dişleri gözüküyordu.

Koridorda çıkardığım pardesünün sesinden, belki de uzun süre sürdüğüm parfümün kokusundan galiba geldiğimi anlamıştı. Bunu onun son aylarda yaptığı diyet yüzünden yüzünden iyice zayıflamış bacaklarını yorganın altında kıpırdatmasından anlamak mümkündü.

Benim gelişimi o, geçen sefer de aynen böylekafasını yastıktan ayırmadan, önceleri yaptığı gibi kafasını kaldırıp koridora bakmadan, gözleri kapalı bir halde anlamıştı.

Geçen sefer de ben onu uyandırmamak için odada parmaklarımın ucunda yürürken o, ölü numarası yapmıştı. Sanki durumu kötüleşmişti, akşam oluncayadek, ben gidene kadargözlerini hiç açmamıştı. Sanki ölü numaraları yapmakla beni çevresinden uzaklaştırmak istiyordu.

Bu kez odada ondan başka iki kişi daha vardı. Galiba onun uzak köyden gelmiş akrabalarıydı. Kirpiye benzeyen kırsaçlı bir adam ve kırmızıyanaklı bir erkek çocuğu.

Adam beni görcek yüzyıllardır tanıdığı bir yakınını görüyormuşcasına:

İyi ki, geldin deminden beri hali çok kötü…”, dedi.

Bu kez galiba gerçekten de hali kötüydü. Burnu çengel gibi aşağıya doğru uzanmıştı, gözleri derin, siyah çukurda kaybolmuştu. Sanki soluğu bile gelmiyordu. Yarımaçık ağzından rengi kaçmış damağı gözükmüştü.

Yarın sabaha kadar sürer.”Adam ağzının içinde, sanki bu kez kendi  kendine konuştu, sonra yanıbaşından pencereye baktı.

Ben yakına gelerek ihtiyar adamın yüzünü dikkatlice inceledim. Bu kez o, gerçekten de ölüyordu. Uzaklardan bir yerlerden duyulan sesi ağır ağır aldığı soluğun içinde sızlıyordu.

Saide nerede?”, diye sordum.

Komşuya çıktı. Acil yardıma telefon etmeğe çıktı. Demin telefonu da kestiler. İş düğüme düştüğünde böyle düşüyor işte…” Adam sözünü bitirdikten sonra yüzüme sevinçle baktı. Böyle bakmasının nedenini anlıyamadı bir türlü.

İhtiyar geçen sefer de bu durumdaydı, ama konuşuyordu en azından. Ateşli adamlar gibi sayıklıyordu. Birbiriyle alkası olmayan laflar söylüyordu. Ara  sıra can çekişmesinden bıkarak susuyordu, sonra göz kapaklarını azıcık aralıyor, bulanık gözlerini oda boyunca dolaştırıyor, gözü bana takıldığındaysa nedenini anlamadığım bir halde yine durumu kötüleşiyor, bayılıyordu.

Böyle sayıklarken kimi zaman onun kendi yatağında, gözümüzün önünde nasılsa, vücudunun,ya da vücudunun her hangi bir haraketiyle bir yerlere ayrı dünyalara gittiğinin, orada doğasına uyğun olmayan acayip işleri yaptığına tanık oluyorduk.

Böylesi anlarda onun gerçekten de kendinde olmadığını, yoksa kendini benden ayırmak için böyle bir işe giriştiğini ne ben, ne de Saide anlayamıyorduk. Saide`nin anlattıklarına bakılırsa o, yalnız ben gördükte böyle bir duruma düşüyordu. Ben gittikten sonra yine kendine geliyor, hiçbir şey yokmuş gibi akşam yemeğini yiyormuş.

Birkaç sefer geçirdiği krizlerden  nabzının yavaş  yavaş kaybolduğu, soluğunun kısılarak gırtlağına takılmasından çıkan pıkkırtılar makamında çağrılan acil yardımın, doktorların onu muayene ettikten sonra kafalarını bile kaldırmadan, umutsuz bir vakaymış gibi:

Onu boşuna rahatsız ediyorsunuzBu artık bizim işimiz değil.”, söylemelerinden biz artık onun can çekiştiğini anlıyorduk.

Fakat onun bu cançekişme nöbetlerinde onun haraketsiz, ihtiyar elinin yatağının kenarında oturarak tansiyonunu ölçen doktorungenç, balıketli kadının beyaz bileğine akrep gibi yapışarak onu sülük gibi emmek istediğini gördükte ben de, Saide de şaşırıp kalıyorduk. Onun bu arık hastalık halini almış kadın ihtirasının pis izlerini o, öldüktenson nefesi bedeninden çıktıktan sonra bile ölü gözlerinde göreceğimizden ne ben, ne de Saide kuşku duyuyorduk.

Bu yakın zamanlarda onun bu ölümcül haliyle  belirsizlik yağan gözlerinin bir noktaya dikilmesi ve daha sonra gözlerinin onun halini öğrenmek için yanına kadar gelmiş kadının çıplak baldırlarına ihtirasla bakması bizi korkutmuştu. Ve daha sonra o, çok büyük bir ustalıkla bakışlarını o çıplak baldırlardan ayırmış ve masanın ayağına kaydırmıştıBiz o zaman onun birçok yaşam belirtilerini kendinde sakladığını anlamıştık.

Koridordan ses duyuldu. Saide`ydi. İçeri girdikten sonra:

Telefon açamadım…”, dedi, sonra bana bakarak deminden beri ben buradaymışım gibi: “Arabayla gideyimmi?”, deye sordu.

Nereye gidiyorsun?”

Acil yardıma.”, diye yanıt verdi ve babasını göstererek: “Görmüyormusun durumunu?” dedi.

Saide yorğun gözüküyordu. Burnu bu ihtiyarın burnu gibi uzamıştı, gözleri çökekteydi.

Doktor gelip te ne yapacak, yavrum?” Kirpi adam konuştu Artık o, gidiyor. Yasini de biliyorum, korkmayın. Hiçbir yere de gitmeyeceğim. Bu zavallının en yakını benim.” Anne babasının tek çocuğuydu. Annesi henüz o, çocukken ölmüştü. Üvey annenin himayesinde büyümüştü. Bir amcazadesi benim sadece, ben de buradayım işte. Onu toprağa gömmükten sonra gideceğim buralardan.

Adamın bu laflarından sonra sanki evin duvarları esti. Ya da belki biz öyle zannediyorduk? Zemini, duvarları titreten sesindeminden beri yatağında sessizce yatan ihtiyardan geldiğini ihtiyarın kendi sesinden tutulan boğazını temizlerken anladık.

Kim bilir daha neler göreceğiz?”, diye Saide batık sesiyle fısıldadı

İhtiyarın bizim konuştuklarımızı dinlediğini galiba o da anlamıştı.

Amcaoğlu ayağa kalkarak karyolaya yaklaştı, köyden getirdiği kırık ayna parçasını ihtiyarın yüzüne tuttu, sonra o kırık ayna parçasını onun üzerine sildikten sonra yine demin oturduğu yerine geri döndü.

Az daha sabretmeliyiz.” Böyle dedikten sonra adam niyese ellerini kaşıdı.

Saide babasına yaklaşmadı bile, yanıbaşında oturup hayretten büyümüş gözleriyle babasını izledi. Son zamanlar onun korku dolu anlar yaşadığı her halinden belliydi. Sesi iyice titremeğe başlamıştı son zamanlar

Saidenin gözleri geçen seferden  ihtiyar babasının durumu iyiyken, oturup beraberce çay içerken benim verdiğim bir sorudan babasının öksürmesi ve yüzünün ansızın morarmasıyla büyümeğe başlamıştı.

O zaman ihtiyar bu uzun süre öksürük nöbetlerinden bitap düşmüş, soluğu kaybolmuş ve kendisi de hiçbir şeyin farkında olmaksızın bayılmıştı.

İlk defaysa, benim bu sorumda çok  çok önceleri, onun sağlıklı bir biçimde odada dolaştığı, beni karşıladığı, evdekilerin halini  hatırını sorduğu zamanlar Saide onunla alakalı bir yazı hazırlamak istediğini söylediğinde ihtiyarın durumu ansızın değişmişti. Rengi ansızın değişmiş, çehresi ölülerin çehresini andırmıştı. Onun çehresinde ölüm korkusu vardı. Ayağa kalkarak sessiz adımlarla odadan çıkmış, banyoya girmiş ve uzun bir süre orada saklanmıştı.

Sen hiç can çekişen birisini gördünmü? Ben ihtiyar babası duymasın diye sessizce Saide`ye sormuştum.”

Saide bana bile bakmadan niyese yaptıklarından pişmanmış gibi hayır anlamında kafasını salladı. Sonra biz bir sene bundan önce bu odada, şimdi ihtiyar adamın yattığı bu yatağın içinde sanki yatsa ölecekmiş gibi gece  gündüz oturan Hatice teyzenin can çekişmesini anımsadık

Adımından yerin titrediği, bağırdığında bir anda mahalle çocuklarının ortadan kaybolduğu, dairede yakaladığı büyük fareleri tek yumrukla öldüren Hatice halanın ölümüne birkaç saat kalmış çehresindeki zavallı ifadeyle kızına:

Ölmek istemiyorum, kızım”, demesini, ağır ağır soluk alarak zemine kurtuluş, necat yeriymiş gibi bakmasını anımsadık

O zaman Hatice halanın çehresindeki korkudan, ölümün daracık havasız geçitinin neredeyse buralarda bir yerde olduğunu her ikimiz de anlamıştık. Bu geriye yolu bulunmayan, sonsuz, dipsiz, sonsuz karanlığa adımlamanın korkusunu andıran acayip bir duyguydu.

Sonra ben havalı, geniş evimizde suda boğuluyormuş gibi boğulan, boğulurken de çevremde benim göremediğim birilerine tatlı tatlı el sallayan halamın can çekişmesini anımsadımO gün halamı sanki onun sevinerek el salladığı en yakınları boğdular. O gün ben tanıdık bir eminlikle yürüdüğü o tanıdık insanların halama iyice yaklaştıklarını, kafasının üzerinde durarak çehresine baktıklarını kesinleştirmiştim kendim için. Halamın son anında birileriyle karşı  karşıya kaldığını onun dehşetle açılmış gözlerinden anlamıştım.

 

**

 

O, senin sorundan sonra bu hale geldi.” Saide az sonra biz mutfakta ikimiz oturup akşam yemeği için pirinç temizlerken böyle söyledi.

Ben suçlu bir tavırla:

İyi de, ben ne dedim ki?”, diye sordum.

İhtiyarın hayatında bir zamanlar olmuş bir takım olaylardanher hangi bir affedilemez suçtan, yalnız kendisinin bildiği bir cinayet kokulu gizemlerden ölümden korkuyormuşcasına korkması, gün yüzüne çıkarılabilecek gerçeklerin izlerini kendi ölümüyle bile olsa kaybetme isteği, onunla alakalı yazdığım yazının daha ciddi gerçeklere değindiğimi belli ediyordu

Bu adamın nasıl birisi olduğunu ta çocukuğumdan beri savaş sırasında eğitimini tamamlayarak direk köye giderek o köyün kolhozunu azıcık deneyimiyle idare etmesi, sonra o ilin valisi olarak çalıştığı dönemlerde köy  köy dolaşarak buğdayın paylaşımını kontrol etmesi, savaştan firar edenleri yakalayarak tekrar geri göndermesi, askerlerin ailelerine, özellikle genç dul kadınlaraözenleyardım etmesiyle alakalı Hatice halanın konuşmalarından biliyordum. Ama o her şeyi direk adamın yüzüne karşı söyleyen Hatice halanın bile kocasının geçmişiyle alakalı bir şeyleri sakladığını farketmiştim.

Biz odaya geri döndüğümüzde kirpi adam karyolanın başucunda oturuyordu, galiba artıkYasinokumaya başlamıştı bile. Çocuk televizyonun önünde, oturduğu yerdece uyukluyordu.

İhtiyar yine aynı durumdaydı. Çehresi şimdi artık eski rus masallarındaki bir kahramanın çehresiniÖlmez Kaşeyin çehresini andırıyordu. Deminden beri bu çehre bir alakasızlıkla iyice küçülmüştü, sanki tavada kızartılırken yağını kaybeden balıktı.

İçeri girdiğimizi farketti, kuru, kemik torbası haline gelmiş parmaklarını sanki piyano çalıyormuş gibi yatağın ucunda tıkırtatarak sanki birilerine önemli görevler veriyordu.

Geçip yine deminki yerimizte oturduk, karyolayla karşıkarşıya bulunan masanın arkasında. Buradan bakıldığında onun cansız elleri, kumsal çöllerin güneşinin, susuzluğunun kuruttuğu akreplerini andırıyordu

Buakrepleri kaç geceydi ki, ben öldürmeğe çalışıyordum. Hem de elimde bulunan çizmemin tekiyle. Fakat onlar ölmüyorlardı. Karanlık odalarda saklanıyor, oda boyunca durmadan şurayaburaya koşturuyor, sessizçe bir şeyler atıştırıyor, bir şeyleri kemiriyorlardı. Duvarlarda çizmemin tekiyle sıkıştırdığım, zeminde taş ütüyle ezdiğim bu acayip yaratıklar çizmemin tekinden, taş ütüden cilet sivriliğiyle kurtuluyor, çevremde koşturuyorlardı.

Ben ne hikmetse son zamanlar onunla alakalı çok değişik, farklı rüyalar görüyordum. Bu rüyalarda o, sıksık benim ceplerimi karıştırıyor, ceplerimden bulup çıkardığı kağıtların arasında sanki önemli belgeler arıyordu.

…. Saide çayları masaların üzerine dizdi.

Pilav yapıyorum…”, dedi. Az sonra hazır olur.

Adam Saide`nin bu lafına uzun süre sonra duasını bitirdikten sonra sandalyesini ileri çektikten sonra:

Peki, olur…”,  diye yanıt verdi.

Ben çayı reçelsiz içtim. Odann her zamanki ağır kokusunun çaya da sindiğinden kuşkum yoktu.

Bu kokunun gündüz Saide işteyken, ihtiyara yardım etmeğe gelen bakıcıdan daSaide`nin akrabası olan küçükgözlü genç kadından geldiğini anlamıştım. Bu kokudan Saide`nin de rahatsız olduğu belliydi. Bu koku Saide`nin başını döndürüyordu, eve girer girmez kapıyı pencereyi bir süre açık tutuyorodalara sprey sıkıyordu. Fakat odalara sıkılan bu spreyin hoş kokusu bir anda odanın ağır kokusunun içinde kayboluyordu.

Kimi zaman ben bu kokuyu odalarda adımladıkça çehremin, tüm vücudumun derisiyle duyumsuyordum. Bu kokunun saydam bir tül gibi tavandan asıldığını, adımladıkça o soğuk ateş diliminin içinden yürüdüğümü farkediyordum.

Bakıcının söylediğine bakılırsa, o, günde birkaç kez odaların camlarını açık tutuyormuş. Bunun doğru olduğuna bizim hiçbir kuşkumuz yoktu. Bu kokunun, kendine has renginin olduğunu galiba o da anlamıştı. Elini duvardaki duvar kağıtlarına çekerek:

“Bir zamanlar bu kağıtların rengi açık sarıydı”, diyerek esefle yüzümüze bakmıştı.

 

**

 

Sanki solumuyor artık…” Saide bembeyaz olmuş çehresiyle babasına yakından bakıyordu

Buradan bakıldığında onun yarıaçık kuru ağzı  uzun süredir girilmediği için yolu, patikası kuruyup kaybolmuş gizemli bir yerin gireceğini eski, korkunç derinliklerine götüren masalımsı inin girişini hatırlatıyordu.

Soluyor hâlâ ….” Amcaoğlu çayını tek bir dikişle bitirdi, bardağa bıraktı, şimdi reçel yiyerek kitap dolabının üzerinde birikmişTarihi Dosyaları inceliyordu.

Benim bilgem…” Çalışkan kardeşim…” sanki kendi kendine konuşuyordu.

Hatice halanın yılda birkaç kez ağır vücuduyla sandalyenin üzerine tırmanarak tozlarını aldığı bu dosyalardan öbür odalarda da vardı. Defalarca ben evde karışıklık yarattığı için bu dosyalardan kurtulmak amacıyla onlardan ikişer, üçerçöp kovasına atan Hatice halayla kocasının nasıl kavga ettiğinin tanığı olmuştum. Bu kendine buyruk haraketleri yüzünden ailesini uzun süre parasız bırakmasının nedenini biz hep dosyalar yerine geri geldikten sonra ihtiyarın yumuşadığını biliyorduk.

“ Sabah akşam habire yazıyor, yavrum…” Hatice hala mahçup bir çehreyle konuşuyordu: “Söylediğime de bin pişman oluyorum, hemen bağırıp  çağırıyor, ekmeğim bundan çıkıyor.”, diyor.

Bu dosyaların nasıl yazıldığını yıllar yılı ben de görmüştüm. Adam emekliğe ayrıldıktan sonra bile çalıştığı dönemlerde yaptığı gibi sabah erkenden uyanıyor, özenle traş oluyor, takım elbisesini, beyaz gömleğini, kravatını giyerek masanın arkasında oturarak sabahtan akşama kadar, bir gözü köşedeki televizyonda, bir kulağı masasının üzerinde bulunan küçük radyoda, ara bile vermeden belirsiz bir tutkuyla çalışması, yıllar yılı çoğalan bu dosyalara bana acayip bir ilgi uyandırmıştı. Gerçeği söylemek gerekirse onunla alakalı yazı yazmak isteğini de bu dosyalar vermişti.

Saidenin anlattıklarına bakılırsa bu dosyalar her hangi bir tarihi dönemle alakalı ilmi tezlerin ana hattlarıydı. Fakat ben bu dosyalarda ihtiyar adamın yaşamından parçalar olduğuna daha fazla inanıyordum. Zira, başka türlü düşünmeme olanak yoktu. Çocukluk günlerimden bu güne yıllar yılı tanıdığım, bildiğim bu adamın bu dosyalara ailesinden, çocuklarından daha fazla itinayla yanaştığını, tüm yaşamının bu kağıtlarda, bu dosyalarda yaşadığını gözlerimle görüyordum.

Saide kafasını koluna yaslayıp uyukluyordu.

Kirpi adam da kafasını arkaya yaslayarak gözlerini kapamıştı.

Arada bulunan sessizlik yüzünden mi yoksa dört bir tarafımda uyuyan insanların bulunmasından oluşan bir özgürlük duygusu muydu, tam bilmiyorum, ama o anda bende bu dosyaları karıştırmak, orada yazılanları teker  teker okumak fikri oluştu. Ayağa kalkıp tam o dosyalara taraf adımlamak istiyordum ki

İşte, bak onu diyorum, it oğlu! Yakalayın, onu!… Acele edin!”, diye bağırarak birilerini yardıma çağıran ihtiyar sesi bir anda sessizliğin ortasında kurşun gibi partladı.

Uyuyanlar da, ben de irkildik.

İhtiyarın kapalı gözleri kapalıyken büyümüştü. O kapalı gözlerle o, birilerine öfkeyle bakıyordu.

Başladı…” amcaoğlu kızarmış gözlerini ovarak dedi.

Ne başladı?” Saide`nin zaten solmuş çehresinin rengi iyice kayboldu.

Adam kafasıyla ihtiyarı gösterdikten sonra:

Böyle başlıyor her zaman. Artık öbür tarafın girişindedir…”, dedi.

Adamdan ne zamansa ölü yıkayıp yıkamadığını sormak geldi içimden. Ama sustum. Sadece Saide`ye taraf eğilerek:

Bunun da reportajları bıktırdı bizi be.”, dedim.

İhtiyar tekrar  tekrar derin  derin soludu, iç geçirdi, sonra gözlerini açtı, oradan onun artık eskimiş gözleri gözüktü.

O, yine birilerine bakıyordu ve soluğu kesilerek söyleniyordu:

Geçen sefer söylemiştim ve de göstermiştim sana. Beceriksiz herif, git de Gafar`ı çağır…” nedenini bilmediğimiz bir halde ihtiyar şimdi de bozuk bir lehçeyle, sanki yabancıymış gibi konuşuyordu.

Gafarismi duyduktan sonra adam yerinden fırladı:

Vay be, Gafar`ı diyor…” ışıltılı gözlerle bir bize, bir ihtiyara baktı Gafar amcaoğlunu diyor. Geçen sene değil ondan önceki sene ölmüştü. İşte, şimdi de onu çağırıyor. Artık zamanı geldi galiba.” Gözünü ihtiyardan ayırmadan söyledi tüm bunları.

Hasayı da çağır. Çağır da o, açsın şunu. Bunun nasıl açılacağını yalnız o, biliyor.”

“Hasay kim?”, diye heyecanla sordum.

O da bizim akarabalardan bir tanesi…” diye yanıt verdi. “O da öbür tarafta şu an.”

Heyecandan dizlerimin kapandığını farkettim.

İhtiyarın birkaç aydır boğulup ölerek benden saklamağa çalıştığı gizemleri galiba kendiliğinden çözülüyordu.  

Evet, evet...” İhtiyar birilerinin elinden öfkelenmişti, naralar atıyordu durmadan, gözlerini odanın içinde dolaştırıyordu.

Sen düşün…. Düşün bakalım…”

Bu hiçbir şey ifade etmeyen gözler sanki bir ısının, ya da bir şeylerin ağırlığına dayanamayarak ezilip hastalanmıştı.

Saide yatağın baş uçuna oturup babasının ellerini avuçlarının arasına aldı.

Yavrum, sen orada oturma. Ölür, sen de korkarsın…”

Adamın bu lafından sonra ihtiyarın durumu iyce değişti, yüzünü duvara dönerek inlemeğe başladı.

Saide irkilerek ayağa fırladı, ağlıyacakmış gibi olan yüzünü her kesten saklamak için öbür odaya geçti

Bu adamları da götürün buradan!…” ihtiyar yüzü duvara dönük halde hâlâ hala sayıklıyordu: “Geçin! Şöyle geçin! Burada durmayın!…”

Adam bana, ben de ona baktım

Sayıklıyor.Daha uzun sürecek….”

Hâlâ  mı varmadı?” diye sordum. Kafam karmakarışıktı.

Hayır, daha değil…” Adam yüzündeki memnunluk dolu ifadeyle önce beni, sonra deminden beri televizyonun önünde uyuyakalmış çocuğu seyretti.

Karyolaya yaklaştım, ihtiyarın başucuna oturdum, eğilip onun yüzüne baktım ve:

İlginç, annemin de can çekişirken burnu böyle bembeyaz olmuştu…” dedim.

Bu sözümden sonra ihtiyar yüzünü bana döndü, gözlerini açarak direk gözlerimin içine baktı ve zavallı bir fısıltıyla:

Ne istiyorsun benden?”, diye sordu.

Dehşet içinde ayağa fırladım. Adam da benimle birlikte fırladı ayağa:

Korkma, kızım, sayıklıyor. Böyle oluyor her zaman….”

İhtiyarın boş gözleriyse hala bana bakıyordu

Bu gözlerden kurt ulumasını andıran sessiz, sarımtrak inilti akıyordu.

Yerimi değiştim. İhtiyarın gözleri, benim demin oturduğum koltukta kaldı ve söndü sanki. Yine odada korkunç bir sessizlik vardı.

İhtiyarın uzun süredir benimle oynadığı bu saklanbaç nedenini bilmediğim bir halde benim bu dosyalara karşı ilgimi iyice artırmıştı.

Kendimi toparlayarak ayağa kalktım. Yıllardır dokunulması yasaklanmış dosyalara doğru yürüdüm. Birini götürüp geriye döndüm, masanın üzerine bıraktım ve ipini çöztüm. İpin çözülmesiyle yıllardır dosyanın içinde birikmiş kağıt parçaları masanın üzerine dağıldı.

Bu uzun bir süre önce yazılmış, mürekkebinin rengi solmuş elyazısıydı.

Elime ulaşan ilk sayfayı okumaya başladım.

Başlangıcını sayfanın başlarından alıp sonra hızla aşağıya doğru inen, yamuk  yumuk harflerle yazılmış bu sözler, cümleler daha fazla bir kalp hastasının son kalp haraketlerinin çizildiği çizelgeyi hatırlatıyordu.

Heceliyerek birkaç sözü okudum. Hayretten çıldıracak gibi oldum.

Bu ne zamansa ana haber bültenlerinde okunmuş haberlerden kesitlerdi. Sayfaların büyük çoğunluğu böyle başlıyordu işte:

İyi akşamlar, sayın seyrciler!”

Sayfaları aceleyle çeviriyordum

Sovyetler Birliği Kommunist Partisinin kurultay kararları, tarlalarda çalışan işçilerin son durumu, sosyalizm yarışmalarıdokuz çocuk annesinin konuşmasından kesitler bu tarihi kağıtlara sanki bir yerlerden tesadüfen gelmişlerdi.

Öbür sayfaları çevirdim. Sayfanın birinin tam ortasında: “Eynazenin güzel, senin düğümdüğüm saçlarındır”, beyti yazılıydı.

Sözlerin altında kıvılcım ışıltılarını andırdan sivri harflerle: “Rekorunu tamamladı. Arafat dağının altıyla uzayan yoldave ardındanÖleceksinsözleri ve daha nice birbiriyle alakası bulunmayan sözler, cümleler yazılıydı.

Yeter, rahat bırak beni, yalvarıyorum. İyi de ne istiyorsun benden? Ne istiyorsun? “

İhtiyar yine boğularak sayıklıyordu. Ama aynı anda sanki benimle konuşuyordu.

Tüylerimin bir anda diken  diken olduğunu farkettim.

İhtiyar bu kez bana bakmıyordu. Yakarış dolu bakışları tavanda, sanki Allahtan affını istiyordu.

Bir daha olmayacak, söz, affet beni. Söz, bir daha yapmayacağımDokunma onlara!…”

Adam kafasını aşağıya eğmiş, mendiliyle gözlerini kuruluyordu.

O, ne konuşuyor böyle?”

Ona dokunuyorlar…”

Kim?”

Böyle şeyleri bilmesen daha iyidir. Gençsin henüz! Çok erken böyle şeyleri bilmen için….”

Ayağa kalkıp dolabın üzerinden birkaç dosyayı daha masanın üzerine indirdim. Ve iplerini çözdüm.

Hayretten tüm vücudum sızladı. Bu dosyalar da aynen öbür dosyalar gibiydi.

Hayırlı sabahlar, sayın dinleyenler!” sonra cümle kırılıyor, öbür cümle yine ortadan başlıyordu: “Sevastopolun karlı ovalarıylaGerçek te buydu zatenNeden onu rahat bırakmıyorlardı ki?!…”

Sana diyorum, sana!” İhtiyar ansızın öyle bir bağırdı ki, biz ikimiz de onun eski kapıların gıcırtısına benzer sesinden ayağa fırladık.

Şimdi ihtiyarın her iki gözü de açıktı, gri gözleri kapana kısılmış gibi dolaşıyor, sanki dışarı çıkmaya çalışıyordu. İhtiyar yine kendinde değildi, rahatsız gözleriyle sanki birilerini seyrediyordu. Sözleri ağzındanzaman geçtikçe kaybolan soluğunun altından, bir yerlerden çekip zorla çıkarıyordu.

Geçen sefer de söyledim sana, korkuyorum dedi. Gelme dedimGelmeGelme…”

İhtiyar bunu söyledikten yüzünü yine duvara döndü, orada en sessiz haliyle:

Korkuyorum senden…. Geçen sefer söyledim sana korkuyorum diye. Nasıl korktuğumu sen de pekala biliyorsun…”, diyerek inledi.

Korkudan tüm vücudum titredi.

 

**

 

O akşam ihtiyarın bu son sayıklamalarının bana mı yoksa adamın söylediği gibi o dünyadan onun arkasınca gelmiş her hangi bir muteber elçiyemi söylendiğini ne ben, ne de Saide ne o gün, ne de bir başka zaman kesinlikle anlıyamadık.

İhtiyar sabaha karşın, tatlı bir sessizlikle öldü.

O, öldüğünde odada benden başka her kes uyuyordu. Sabaha az vardı. Ben bir bir kamyonun kasasına bile sığmayacak dosyaları karıştırıyordum. Hiçbir anlamı, mantıki sonuçu bulunmayan bu saçmalıklarda ilginçti ki, bir kurala uyumluluğun acılı, gizemli yaşamı mevcuttu.

İhtiyarın öldüğünüyse ben tesadüfen, yakınlarda bir yerlerde bir kilitin özenle açılma sesini duyduğumda, bu sesin nereden geldiğini öğrenmek için kafamı kaldırdığımda farkettim.

O, bana doğru dönmüştü yüzünü. Ve gözlerini koca  koca açarak bana bakıyordu.

Ben uyuyanları uyandırdığımdaysa artık gün ışıyordu.

Saide çok garip bir şey yaptı, ağlamadı, bembeyaz yüzüyle odaları dolaşarak aynaların, cam dolapların üzerini kapadı. O adamsa bir hayliihtiyarın yüzüyle uğraştı. İlk önce bir türlü kapanmayan gözlerini kapattı, daha sonraysa beyaz mendille çenesini.

Camiden kefen gelinceye kadar ben karyolaya yakın bir yerde oturarak ihtiyarın an geçtikçe değişen, güzelleşen çehresini seyre koyuldum.

Son anda evden çıkarılırken onun çehresi hiçbir suç işlememiş toy delikanlının çehresine dönüştü.

 

Bense bu gizemli delikanlıyla alakalı başladığım yazıyı bitirme isteğiyle Saide`den evi kaplamış bu dosyaları kendimle götürmek için izin aldım.