HALLÂC-I MANSUR

İKİ BÖLÜM TRAJEDİK DRAM

 

Kahramanlar:

HALLÂC-I MANSUR- mümin sufi, Şeyh

SULTAN İBRAHİM- Bağdat valisi, Abbâsîler hilafetinin temsilcisi

EBÜL KASIM EL- CÜNEYD- Şeyh

EBU BEKR EŞ-ŞİBLİ- Şeyh

HAMİD İBN ABBAS- başvezir

ŞEFİK İBN MÜZEYYEN- vezir

HABİB İBN MÜSELLEM-vezir

BİNBAŞI ALİ İBN İSA- ordu komutanı

TAYYİB İBN MÜRSELAT- emir

EBU TEVFİK- emir

DERVİŞ

MİSAFİR

İBLİS

CELLAT

ÇAVUŞ

KOCAKARI

MÜRİTLER

MAHKUMLAR

HAPİSHANE GARDİYANLARI

ASKERLER

BAĞDAT HALKI

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

TABLO: I

Sultan İbrahim’in ateşlerle çevrili sarayı. Sultan, başvezir Hâmid İbn Abbas, vezirler Şefik İbn Müzeyyen ve Habib İbn Müsellem teşrif ederler.

 

Sultan İbrahim...Halkı şaşırtan bu zaten. (Giderek tahta oturur.) Peki o ne elde etmek istiyor? Amacı ne acaba?

Hâmid İbn Abbas: Bu bir sırdır, sultanım. Onun niyeti gizlidir. Bir taraftan halkı şeriata, Muhammed aleyhi selkayb etmekamın...(Onlar ellerini yüzlerine sürerek salavat getirir.) Allahumme salli ala Muhammed ve ali Muhammed, (Sultan ve vezirler salavat getirir.  Kuran’a çağırır, diğer taraftan kendini Allah’ın dostu ilan eder, ona olan sevgisinden bahseder.

Sultan İbrahim. Sevgi?..Estağfirullah. Bu divane aklını mı kaybetmiş?

Hâmid İbn Abbas. Bazıları zaten bu görüştedir, sultanım. Fakat, saygıdeğer şeyhler, Bağdat’ın “Âli Nur İcması”, herkese nasip olmayan ilâhi, gizli ilmin Mansur’a tecelli etdiğini iddia ediyorlar. 

Sultan İbrahim. İlâhi ilim?! Gizli mi? Nedir o öyle?

Hâmid İbn Abbas. Kitaplarda olmayan, hiçbir yerde yazılmayan, Allahu-Teala’nın seçkin kullarına hediyyesi olan marifet ilmi. Yani, şeyhler bu görüştedir.

Sultan İbrahim.(Kibirli ve öfkeli.) Bu nasıl bir batıl inanç böyle? Yüce şeyhlik makamına yakışmayan görüşlerdir bunlar! ( Yüksek sesle, ferman okuyormuşcasına.) Gizlilerin bilinmesi bir tek Yüce Yaradan’a mahsustur.  Fani bir varlık bunları bilmez. (Efkara boğulur. Saraya gergin bir sessizlik çöker. Bir süre sonra Hâmid İbn Abbas’a) Senin bu konudaki düşüncen nedir?

Hâmid İbn Abbas. Doğrusu ben...(Bir şeyler söylemek için düşünerek susar.)

Sultan İbrahim. Sen, ne yani?

Hâmid İbn Abbas.(Çekinerek.) Doğrusu, ben de kararsızım, sultanım.

Sultan İbrahim.(Donakaldı.) Anlamadım...

Hâmid İbn Abbas. Hayret! Zekalarına, ilimlerine hayran olduğum saygıdeğer şeyhlerin bu görüşü beni de şaşırttı doğrusu. Onların dediklerine göre...(Gizli bir şey söylercesine fısıltıyla.) Mansur’a insan kalbinin derinliklerini keşfeden gizli bir ilim verilmiş.

Rüzgar uğultusunu  andıran ecaip sesler.

Sultan İbrahim.(Kaşlarını çatarak.) Gizli ilim? (Vezirlere bakar.)

Hâmid İbn Abbas.(Çekinerek.) Mansur’un konuştuklarının gerçekten halkı etkiliyor, sultanım. Bizzat kendim defalarca buna şahit oldum. Onun hutbeleriyle şehir halkı bir başka olur. Bağdat’ı garip bir hüzur kaplar...

Sultan İbrahim. (Tahtına yaslanarak.)Gerçekten mi?...

Hamid İbn Abbas.(Endişeli, çekinerek.)Bu adamın sözlerinde, (Tereddütle.)sesinde...garip bir sihir var. Onun vaazlarından sonra sokaklar, dükkanlar, pazarlar boşalıverir. Alış-veriş durar.

Şefik İbn Müzeyyen. Bu bir mucizedir, sultanım! Onun kerametleri, insanı dünyadan koparır, farklı bir aleme, sırlar dünyasına götürür.

Habib İbn Müsellem. Mansur’un anlattıklarını uzak köylerde bile dinliyorlar!...

Telin kopmasını andıran acaip ses.

Sultan İbrahim.(Asık suratla.) Ne saçmalıyorsun? (Delirircesine.) Ne söylediğinin farkında mısın, Habib?

Habib İbn Müsellem.(Gözlerinde korku.) Bunu o köylerin halkı anlatıyor, sultanım. 

Sultan İbrahim.(Öfkeyle)Yalan söylüyorlar!

Habib İbn Müsellem. Onlar Mansur’un konuşmalarını aynen tekrar ediyorlar.

Sultan İbrahim. Ne diyorlar?

Habib İbn Müsellem. Diyorlar ki, yani...(Birazcık duraklar, sonra çekinerek.) bu dünyanın bir tek sahibi, bir sultanı var..o da her bir şeyden Yüce olan Allahtır...

Sultan İbrahim. Allahu Ekber! (Salavat getiriyor.) Allahumme salli ala Muhammed ve ali Muhammed. (Etrafdakiler de salavat getirir.) Bunu inkar eden mi var?

Habib İbn Müsellem.(Çekinerek arkasını getirir.).. ve ondan baska bir sultanlık yok.

Sultan İbrahim. (Hayâl kırıklığına uğrasa da fakat çaktırmadı. Hafifçe öksürerek.) Evet. (Veziler çekinerek bakışıyorlar.)

Hâmid İbn Abbas. Konu bununla bitmiyor, sultanım. Mansur bu dünyanın ilâhi aşktan zuhur etdiyini, var olan her bir nesnenin aşktan kaynaklandığını belirtiyor. Onun teorisi ve öğretileri bu felsefe üzerine inşa edilmiş.

Sultan İbrahim. Bu nasıl bir küfürdür? Aşkla bu işin ne alakası? Eğer o, Kuran ehliyse, İslamın tüm müslümanlara vacip buyurduğu şartlara uymalı, ahiret ve Allah korkusunu canında taşımalı. Fakat, o aşktan bahsediyor.

Şefik İbn Müzeyyen. Onun sohbetlerinin halk üzerinde mucizevi etkisi var, sultanım. O, kafaları bulandıran, akılları şaşırtan sözler söyler. Sanki, cahil halkın yolunu saptırmak ister.

Sultan İbrahim. Bu delinin gerçek maksadı ne acaba?

Hâmid İbn Abbas. Onun amacı...(Biranlığına susar, çekinerek  Şefik İbn Müsellemeye bakar) Onun amacı bellidir, sultanım. Saygınlığa, büyük Abbâsî hilafetinin küdretine gölge düşürmek! (Telin titreme sesini andıran bir ses. Vezirler birbirlerine bakarlar.)

Sultan İbrahim.(Kaşlarını çatarak efkarlı.) Haa... Demek öyle. Hm-m...

Hâmid İbn Abbas. Mansur’un öğreti ve konuşmalarında bir gaye var: Bağdat’ın ve tüm beşeriyyetin tek hükümdarı olan  Hazreti Allah’tan başkasına tapınmamağa, ayrı bir hükümdar tanımamağa çağırıyor!

Sultan İbrahim.(Suratı asık, efkarlı.)Hm-m. Sonra.

Şefik İbn Müzeyyen. O, cahil halkı yoldan çıkarmak ister, “Yalnız Allah’a tapının, bir tek ona güvenin” diyor. “Kurtuluş ancak ondandır.”-diyor.

Sultan İbrahim.(Hayâl kırıklığına uğrasa da, çaktırmaz.) İnsanları Allah’a itaat etmek yoluna çağırması garip bir durum değil. Fakat bu kurtuluş konusunu anlamadım. O hangi kurtuluşu kastediyor, acaba?

Şefik İbn Müzeyyen.(Tazim ederek.) Bunu tevil etmekten acizim, sultanım.

Hâmid İbn Abbas. Mansur’un amacı-her hangi yolla olursa olsun, büyük Abbâsî hilafetini gözden düşürmektir. Vaaz ve öğretileri devletçiliğe, zati alinize karşı açık bir tehlike oluşturmaktadır, sultanım. Bu adam söyeldiklerini gerçekleştirmek için çeşitli yollara baş vurmuş. O akla hayâle gelmeyen olaylar yaratıyor, şehirde fitne çıkarıyor!

Sultan İbrahim. (Yerinden fırlayarak öfkeyle.) Fitne mi?

Hâmid İbn Abbas. Evet, efendim, fitne, fesat.

Sultan İbrahim. Konuş bakalım.

Hâmid İbn Abbas. Mansur’u, defalarca Bağdat’ın ana pazarına girip tezgahları gaspettiğini görmüşler. O, tezgahlarda olanları alarak fakirlere dağıtır ve diğer taraftan: “Bunları siz mi yarattınız da parayla satıyorsunuz?” diyor. Halk ta onunla bu eylemlere katılır; pazarları gaspediyorlar!

Sultan İbrahim.(Sarsılarak.) Bu ne azgınlık böyle? (Sinirli.) Peki siz nereye bakıyorsunuz?  Osman İbn Bekr nereye bakıyor?

Hâmid İbn Abbas. Osman...Osman İbn Bekr...(Susar.)

Sultan İbrahim.(Sinirli.) Evet! Söyle Hâmid, söyle!

Hâmid İbn Abbas. Osman, Mansur aşıklarındandır, sultanım.

Sultan İbrahim. (Öfkeden boğulurcasına, kısık sesle.) Öyle mi?..

(Sarsılmış halde)Bu da güvendiyim, arkam olacak Osman...(Elleri ile yüzünü kapatır)

Saraya ağır bir sessizlik hakim olur. Acaip sesler. Vezirler teşviş halinde birbirine ve Sultana bakarlar.

Sultan Ibrahim. (Mahzun.) Bu olaylar ne zaman oldu?(Vezirler suçlu gibi susar. Aniden sinirli.) Neden bunlardan benim haberim yok?

Hâmid İbn Abbas.(Dikkatlice.) Kendimiz hallederiz diye düşündük. Hazreti şahsınızı rahatsız etmek istemedik. Fakat, çabalarımız boşa çıktı. Meğerse, tüm Bağdat Mansur’a aşıkmış.

Sultan İbrahim. (Çok sinirli.) Tüm Bağdat diyorsun öyle mi? Bu sokak serserisine mi....eski püskü giymiş, pulsuz parasız dilenciye mi aşık? (Hâmid İbn Abbas suçluluk duygusuyla suskun.)

Habib İbn Müsellem. Bu bir belâdır, sultanım! Eşi bulunmayan belâ! Gavur düşman saldırısından daha amansız! Bu adamın sözlerinde bir ordu gücü var!... O Bağdat meydanına çıktı mı, insanların sanki, dili tutulur!

Şefik İbn Müzeyyen. Bağdat’ın saygın şeyhleri arasında Mansur’u Allah elçisi, peygamber zanneden bile var!

Sultan İbrahim.(Afallıyor.) Yok artık, bu haddini bilmemedir! Bu nasıl bir memleket yahu? Onun uleması sokak eşkiyasını peygamber zannediyor...(söylemek için düşünür, aniden çok sinirli) Onlar kendi canlarına susamış galiba?! (vezirler berbat halde birbirine bakar.) Kimlerdir onlar?

Hâmid İbn Abbas. (Korkarak.) Hali şeriflerinizin incinmesine ne hacet, efendim? Belki...

Sultan İbrahim.(Bağırarak.) Çabuk adlarını de!!!

Hâmid İbn Abbas. (Çekinerek.) Sizin saygı duyduğunuz biri...(Susar.)

Sultan İbrahim. Evet?! Ebül Kasım el-Cüneyd. (Telin kopmasını andıran titreyiş sesi. Sultan yerinden fırlıyor.) Ebu Bekir Şibli...Sehl bin Abdulla Tüsteri...Abbas Tusi...(isimler söylendikçe Sultanın durumu kötüleşiyor, eli ile yüzünü kapatır) Osman Nuri Topbaş...

Sultan İbrahim. (Halsiz)Yeter. (Kendi kendine) Bu nasıl  bir afettir yahu, sarmış memleketi?..Kime güveneceksin? Benim zeki, aydın ulemalarıma bir bakar mısın? Yiyecek ekmek bulamayan serserinin tuzağına düşmüşler...

Habib İbn Müsellem. Mansur’un tuzağına düşenler bir tek onlar değildir, sultanım.

Herkes bu ağın esiri! Halkı tanıyamıyoruz. Sanki, eski fakir ve muhtaç olan halk onlar değil!

Sultan İbrahim. (Moralsiz.) Galiba kimin himmetiyle yaşadıklarını unutmuşlar! Kime borçlu olduklarını hatırlamaz olmuşlar!

Şefik İbn Müzeyyen. Mansur’un sözleri...(Aniden sihre kapılmış gibi.)..belki de sesi...insanları etkiliyor?  Ona, inançlı ve ya inançsız herkes inanıyor! “Mansur’un anlattıklarının sağırları bile etkilediğini anlatıyorlar.

Rüzgarın uğultusu, Rüzgar sarayın pencerelerini açarak içeri dolar, perdeleri yerinden oynatır.

Sultan İbrahim.(Vezirlere.) Ne  bakıyorsunuz?

Vezirler pencerelere koşarak kapatmağa çalışır.

Hâmid Abbas. (Giriş kapısına doğru.) Hizmetçibaşı!!!

Hizmetçibaşı, yanında yardımcıları, odaya girer. Hemen pencereleri kapatır.

Saraya sessizlik çöker.

Hizmetçibaşı. (Eğilerek saygısını belirtir.) Zatı-sultaniyenize hurmetler.

Sultan İbrahim. (Hizmetçibaşına sertçe.) Çıkın. (Hizmetçibaşı ve diğer hizmetçiler baş eğerek çıkar.) Devam et, Şefik. Yani, Mansur’un konuştuklarını sağırlar da mı duyuyor? (Sinsice gülerek.) Peki, mezardaki ölüler de duyar mı onu? (Gülüyor fakat, kimse ona katılmaz. Sinsice.) Böyle birisi daha önceleri de vardı. İsrail oğullarından Meryem oğlu İsa! Hani, kendini Tanrının oğlu ilan etmişti! Saray erkanını dağıtmak, insanları yolundan saptırmak istemişti. Çarmıha gerildiği zaman insan gibi göz yaşı döktü...(Gözleri ufuklara dikildi.) Kanü-revan oldu, soldu, sarardı...(Kendi kendine.) Bunların ne mal olduğu belli zaten. (Yüksek sesle.) Bu gibilerin maksadı şahlık! Bu uyanık dolandırıcıların sonu darağacıdır! (Sesini kısarak.) Yazıklar olsun, saygıdeğer şeyhlerime bir bak! Bunun gibilere Tanrı Elçisi diyorlar. (Aniden bir şeyleri anlıyormuş gibi başını kaldırarak Hâmid İbn Abbas’a) Peki neden, sebep ne?

Hâmid İbn Abbas. Onlar delil olarak, Mansur’un vaazlarından etkilenen binlerce insanın, Allah korkusuyla, İslamı kabul etdiklerini söylüyorlar, sultanım.

Sultan İbrahim.(Hayal kırıklığına uğrar.) Hiçbir şey anlamıyorum. Acaba bu mümkün mü? (Aniden sinirlenerek.) Yalan! Vallahi yalandır!

Hâmid İbn Abbas. (Tedbirle.) Davud el Saadın kendisi de onlarla aunı fikirde, sultanım.

Sultan İbrahim.(Hayret ederekten.) Davut ta mı?..

Hâmid İbn Abbas. Durum son derece vahim, sultanım. Mansur’un halk arasında otoritesi büyük.

Şefik İbn Müzeyyen. Onun halkalarına diğer ülke insanları da katılıyor. Hindistanlılar ona “Ebül Gays”, Çin halkı “Ebül Muin”diyorlar. Horasanlılar ona “Ebül Mihr”, Basra “Mühebber” ismini ona vermişler. Acem halkı için o “Ebu Abdullah”tır. Bağdat halkıysa ona “Müstelam” diye hitap eder.

Sultan İbrahim. Müstelam? (Kaşlarını çatarak dalar, kızgın, pes bir sesle.) Vallahi İblis bize tuzak kurmuş! Abbâsî hilafetini çöktürmek isteyen İblisin oyunudur bu....(Aniden öfkelenerek.) Bu adam kesin kafirdir! Kendini Allah elçisi zanneden zındık kafir! Bu...(Köpürerek söyleyecek söz arıyor.)

Hâmid İbn Abbas. Bu isyandır, sultanım! Mansur’un sohbetlerinden sonra isyan yeşerir. Karar sizindir, sultanım!

Sultan İbrahim. (Zorlukla nefes alır.) Dur bakalım...anlamadığım noktalar var daha. Bu zındığa Bağdat’ın merkezi camiinde vaza kim izin vermiş ? (Vezirler afallar ve birbirine bakar.)

Hâmid İbn Abbas. Şeyhül İslam hazretlerinin kendisi Mansur’un merkezi camide vaaz etmesini uygun bulmuş, efendim. Bizzat siz izin vermişsiniz.

Sultan İbrahim. (Yılan sokmuş gibi yerinden fırlar.) Be-en mi?..

Hâmid İbn Abbas. Mansur, zati-şeriflerinizi tedavi ederek zatureden kurtarmıştı ya, işte o zamanlar.

Sultan İbrahim.(Sarsılmış olarak tahtına yaslandı.) Lanet olası tedavi! Çok pahalıya mal oldu bana.

Hizmetçibaşı içeri girer.

Hizmetçibaşı. (Saygıyla eğilerek.)Yaşasın âlemlerin sultanı!

Sultan İbrahim. (Sinirli.) Saçmalama ulan! Binbaşı Ali İbn İsa’yı çağır gelsin!

Hizmetçibaşı. Binbaşı kapıda sultanım, Divan neferleri ile davetinizi bekler.

Sultan İbrahim. Divan?...Ne isterler?

Hizmetçibaşı. Onlar zati-şeriflerinizin daveti üzere teşrif etmişler, sultanım. Bu güne tayin etdiğiniz Divani-Mecalis toplantısına.

Sultan İbrahim. (Hatırlar.) Hmm-m. Beklesinler. Ali İbn İsa gelsin.

Hizmetçibaşı saygıyla eğilerek geriye doğru adımlar ve çıkar. Zırh kuşanmış Binbaşı Ali İbn İsa içeri girer.

Binbaşı. (Saygıyla eğilerek.) Zati alinize selam olsun.

Sultan İbrahim. Kulağıma acaip haberler geliyor, ey Ali İbn İsa. Memleketi saran bu anarşi neyin nesi?

Binbaşı. (Vezirlere bakar.) Size yanlış bilgi verilmiş, sultanım. Memleke sulh ve selamet hakim.

Sultan İbrahim. (Binbaşıya sinsice bakar.) Görevini yapamıyor musun? Yorgun musun, ey Ali İbn İsa? (Aniden sinirlenerek.) Sulh ve selamet diyorsun ha? Güpegündüz memleketin pazarları gaspedilir, Bağdat’ın merkezi camii kafir yurduna döner, zındık bir dolandırıcı kendini Allah dostu ilan ederek cahil halkı  hak yoldan saptırır- sulh ve selamet dediyin bu mı?..

Binbaşı. Söz konusu...(Çekinerek) şeyh hazretleri Hallâc-ı Mansur mu?

Sultan İbrahim. (Gözlerini belerterek.) Şeyh hazretleri?..Sen de mi o kafirin aşıklarındansın? (Binbaşı susuyor.) Söyle bakalım, ey Ali İbn İsa!

Binbaşı. Allah şahit ki, Mansur Allah aşkıyla yanıp tutuşan, mukaddes bir mümindir. Zamanını Allah’ı zikr etmeye, onun güzelliklerinden bahsetmeye adamış birisi. İnsanları dine, imana davet eder...

Sultan İbrahim. (Sinirden gözleri ufalıyor.) Sen ne diyorsun, söylediğinin farkında mısın? Ey Ali İbn İsa, sen Allah’a şerik koşan müşrik birine “mukaddes mümin” diyorsun. (Binbaşı başını göğsüne indirir.) Bu saçma –sapan konuşmaları ödeteceyim sana!

Binbaşı. (Başını kaldırarak hüzünle.) Mansur ilâhi nurun cezbesine kapılmış aşk pervanesidir. Son maksadı kendini ateşe atmak, ilâhi aşkta yanmaktır. Bundan ziyade onun bir isteği yok.

Sultan İbrahim. Pazarları gaspetmek, küfrü yaymak, halkı hak yoldan etmek! Dediğin aşk pervaneliği bu mu?..

Binbaşı.bi Size yanlış bilgi ulaşmış, hünkarım. İşin aslı böyle değil. Destur verin, zati-sultaniyenize tefsir edeyim.

Sultan İbrahim. (Sert olarak.) Kes, konuşma artık! Tefsire lüzum yok! Senin o aşk pervanen zindanı boylayacak!

Binbaşı. (Heyecanlı.) Lütfedin, sultanım! Mansur suçsuzdur. Onun için bu dünyanın kendisi hapisane!

Sultan İbrahim. (Sinirli, nefes nefese.) Ey Ali İbn İsa, benim emrime karşı mı çıkıyorsun?..

Binbaşı. (Başını suçlu gibi aşağı indiriyor.) Emrinize amadeyim, hünkarım.

Sultan İbrahim. (Gözleriyle binbaşıyı baştan ayağa süzer. Acı acı gülümseyerek.) Sen de mi..? Benim güvenilir binbaşım meğerse, hasta hayâllerin esiri olan dolandırıcıya uymuş...

(Saraya sessizlik çöker. Herkes korkuyla  birbirine bakar.) Git seninle sonra konuşacağım. (Binbaşı saygıyla eğilerek çıkar.)

Sultan İbrahim. (Yavaşça tahtına yaslanır, morali bozuk.) Bu da benim güvenilir adamım, binbaşım Ali İbn İsa !

Hâmid İbn Abbas. (Sultanın kulağına eğilerek kısık sesle.) Zati sultaniyenize arz edeyim ki, Mansur’un sihrine kapılan bir tek Ali İbn İsa değil. Hallac efsunu karşısında bu büyük saray duvarları da acizdir, sultanım. (Sultan öfkeli bakışlarla onun yüzüne bakar.) Ali İbn İsanı defalarca Mansur’un vaazlarından sonra cezbeye kapıldığını görenler olmuş. (Garip sesler. Müzik eşliğinde.)

Sultan İbrahim. (Sarsılmış  halde.) Yok artık?..

Hâmid İbn Abbas.(Kısık sesle.) Ali İbn İsa Abbâsî hilafetine karşı hazırlanan gizli isyanın taraftarlarındandır.

Sultan İbrahim. (çok kısık sesle.) Allah Allah...Nasıl derin bir ağmış bu?..

Hizmetçibaşı kapıdan içeri girer.

Hizmetçi başı. (Tazim ederek.) Divan icması davetinizi bekler, sultanım!

Sultan İbrahim. (Hâmid İbn Abbas’a  kısık sesle.) Ali’nin babası Emir Zeynel Abdin İbn Şemsiyye Abbâsîler uğrunda Ferat gazvesinde şehit düşenlerdendir. (İç çekerek.) He-e-y gidi dünya...(Hizmetçi başına dönerek.) Gelsinler. (Hâmid İbn Abbas’a.) Muhabbetimiz akşama  kalsın

Müzik. Divan icması bir bir içeriye girer. Sırayla Sultanın önünde eğilerek saygı gösterisi yapar ve yerlerine geçerler. Habib İbn Müsellem ve Şefik İbn Müzeyyen de Divan icması kısmında yerlerini tutarlar. Hâmid İbn Abbas Sultanın yanında-tahtın sağ tarafında durmaya devam eder.

Sultan İbrahim. Bismillahirrahmanirrahim. (Salavat getirir.) Allahümmesalli ala Muhammed ve ali Muhammed. (Divan icması ve vezirler de salavat getirir.) Yüce ve merhametli Allah’ın adıyla! Divanın bu günkü meclisini açık ilan ediyorum. (Divan üyeleri arasında olan emir Tayyib İbn Mürselata.) Emir Tayyib Mürselat! buyursunlar,  bizleri memleket halinden haberdar etsinler. Daha sonra diğer konulara geçeriz.

Tayyib İbn Mürselat öne çıkarak saygıyla eğilir.

Tayyib İbn Mürselat. Cihan sultanı Sultan İbrahim’e selam olsun! (Susarak, çekinerek.) Affınıza sığınarak söylemeliğim ki, gönlünüzü mutmain edecek sözlerle gelmedim.

Sultan İbrahim. (Tahtın koluna yaslanır.) Anlat bakalım, buyur. Zaten sabahımız (Mırıldanarak.) pek iyi  haberlerle açılmadı.

Tayyib İbn Mürselat. Zati sultaniyyenize hatırlatayım ki, daha keçen meclisimizde Bağdat’ta vuku bulan kuraklık sonucu memleketimizin karşılaştığı zorluklar konusunda geniş bilgi aktarmıştım..

Sultan İbrahim. (Moralsiz.) Peki, bu günkü durum ne?

Tayyib İbn Mürselat. (Omuzlarını çekerek suçlu olan birisi gibi kısık sesle.) Durum daha vahim, sultanım. Su ve gıda birikimi tükenmek üzere. Bu seneki kuraklık memleketimize daha önceleri görmediği bir felaket verdi, açlığa maruz kaldık!

Sultan İbrahim. (Efkarlı.) Hm-m.

Tayyib İbn Mürselat. Toprak bir sene boyunca yağmura hasret kaldı. Ekin sahaları çoraklaştı. Buğday birikimi hemen hemen bitmiş. Memleket büyük açlık tehlikesi yaşamakta.

Sultan İbrahim. (Moralsiz.) Tayyib, olanlardan haberdarım. Sizleri bu meclise toplama gayem zaten bu. (Divan üyelerine.) Buyurun, tekliflerinizi sunun.

Divan üyeleri. (Ürkerek.) Bu konuda biz aciziz, sultanım! Teklifler çare olmuyor..

Tayyib İbn Mürselat. (Saygıyla eğilerek.) Zati sultaniyeniz daim ola, arzedeyim ki, sizin mübarek hüzuri şeriflerinize gelmeden önce bir çok insanla görüştüm. Bağdat’ın en ünlü münecimlerinin, ülemalarının ve şeyhlerinin- Âli Nur İcmasının bu konudaki görüşlerini öğrendim. Maksadım, vuku bulan bu vahim durumla ilgili onların tavsiyelerini dinlemekti.

Sultan İbrahim. (Dikelerek merakla.) Evet, sonra.

Tayyib İbn Mürselat. Ben memleketin büyük tehlike ile karşı karşıya kaldığını, şehrin merkezi ambarlarında buğday ve su birikiminin azalmasıyla alakalı onlara geniş bilgi verdim, tedbir yolunu tutarak bu konuda yardımcı olmalarını rica etdim.

Sultan İbrahim. (sabırsızca.) Onlar ne diyor?

Tayyib İbn Mürselat. Bu konuda bir süre beklememi istediler...(başını aşağı indirer susar.)

Sultan İbrahim. Neden sustun? Devam et! Onlar da mı, öneride bulunamadılar?

Tayyib İbn Mürselat. Sizin merhametiniz ve comertliğiniz karşısında acizim, hünkarım. Fakat belli oldu ki,...(Çekinerek.) bu durum (Susuyor.) biraz farklıdır.

Sultan İbrahim. Nasıl yani? Anlamadım. (Aniden sinirli.) Sözü uzatma Tayyib, konuya geç! Şeyhlerin ne dedeyini söyle!

Tayyib İbn Mürselat. Saygıdeğer şeyhlerin dediyi bu ki,(Sesi titreyerek.) bu konuda insan çabası aciz...

Tel kopmasını andıran ses. Sultan ve saray efradı donakalmış birbirlerine bakar.

Tayyib İbn Mürselat. Kamil şeyhler bu felaketin insan çabasıyla ortadan kaldırılmasının mümkün olmayacağını söylediler.

Sultan İbrahim. (Moralsiz.) Hm-m demek ki, onların önerdiği bu.

Tayyib İbn Mürselat. Şeyhler fakir, fukaraya ihsan edilmesini, Yüce Allah’a dualar, niyazlar edilmesini ön görüyorlar.

Sultan İbrahim. (Yüzüklü parmağıyla tahtın yanlarına vurarak tıkırdatıyor, efkarlıdır.) Dua etmemizi yalvarmamızı istiyorlar, diyorsun...

Tayyib İbn Mürselat. (Çekinerek.) Bir de onlar...(Aniden susar.)

Sultan İbrahim. (Kendine gelerek.) Onlar ne? (Tayyib İbn Mürselat susuyor.) Konuş, Tayyib! Dilini mi yuttun?

Tayyib İbn Mürselat.(Çekinerek.) Allah çok kudretlidir, diyorlar hünkarım. Dert verdiyse dermanı da var. Şeyhler bu konuda bize yardımcı olacak bir şahsı önerdiler. (Sultan ve vezirler birbirine bakar.) Eğer o mübarek insan, Allah’tan yağmur yağdırmasını niyaz ederse....

Sultan İbrahim.(Onun sözünü keserek.) Dur bakalım, bir dakka. (Öfkeden boğulurcasına .) Söz konusu yine de Hallac mı, yoksa?

Tayyib İbn Mürselat.(Şaşkın.) Evet, sultanım.

Tel kopmasını andıran ses. Sultanla Hâmid İbn Abbas birbirine bakar.

Habib İbn Müsellem. (Kısık sesle Sultanın kulağına.) Bakın: işte isyan dediyim bu!

Tayyib İbn Mürselat. (Heyecanla.) Zati alilerinizin yüceliğine ve kudreti üzerine yemin ederim ki, bu adamı son anda Bağdat’ın en önde gelen şeyhleri- Âli Nur İcması tavsiye etdi. Değilse ben kimim ki, kendi başıma böyle bir karara varayım.

Sultan İbrahim.(Sinirli, kısık sesle.) Al işte, bu da benim değerli şeyhlerim.

Tayyib İbn Mürselat. Ehvaz, Beyz, Sus halkı bile Mansur’u konuşuyor. Onlar Mansur’u Allah dostu, Allah’a nazı geçen bir evliya, bir kurtarıcı biliyorlar. 

Sultan İbrahim. (Ani öfkeyle.) Boş boş konuşmak, kendini rezil etme, Tayyib! Mansur Allah’ın sevimli kulu olsaydı, en azından ona akıl ve kemal bahşederdi. Baksana eski püsküye bürünmüş, aç, yalın ayak dilenci gibi şehir be şehir, köy köy dolaşıyor.(Mırıldanarak) La ilahe illallah...(Salavat getirir.)

Divan icması da Sultanı takib ederek “la ilahe illallah!” deyip salavat getirir.

Divan üyesi Şeyh Ebu Tevfik. (Bir adım öne çıkar saygıyla eğilerek.) Sultan hazretleri! Lütf edin ben de konuşayım. 

Sultan İbrahim. (Sinirli.) Hadi sen de konuş, söyle bakalım kime muhtacız! 

Ebu Tovfik. Sultanım. (Sağ elini göğsüne koyar.) Tayyib İbn Mürselatın sözlerinin hakikat olduğunu onaylıyorum. (Sultan ve Divan erbabı donakalar.)

Sultan İbrahim. (Alay edercesine.) Aferin sana! 

Ebu Tevfik. Sonuna kadar dinlemenizi rica ederim, sultanım.

Sultan İbrahim. (Morali bozuk.) Konuş, konuş Tevfik... şımdi de sen anlat bize bu işlerden nasıl kurtulacağımızı. Galiba gerçekten üzerimizde bir lanet var.

Ebu Tevfik. Mansur gerçekten seçilmişlerdendir, sultanım. Onun sohbetlerinin namı İran’a, Hindistan’a, Rum’a, Çin’e ulaşmış. Onun vaazlarının etkisiyle on bir bin insan müslümanlığı kabul etmiş ve binlerce...

Sultan İbrahim. (Sinirlenerek .) Kısa kes! Sözünün aslı ne, Tevfik? Diyorsun şimdi bu zındık Allah’tan yağmur isterse yağacak mı?

Divan erbabı, vezirler gülüyorlar.

Ebu Tevfik. Hallac, kalbi saf, ihlaslı bir mümindir, sultanım. Ona Allah tarafından marifet ilmi verilmiş. O deryalar dibinde yatan eşsiz bir incidir.

Sultan İbrahim. (Sesi kısılıyor nefes nefese.) Bu da benim akıllı emirim! Cihana meydan okuyan Abbâsî hilafetini korumak için, bak sanıza, bizi kime muhtaç ediyor! Memleketi fitneye düşüren, dinsiz imansız, dilenlci serserinin tekine! Sana gösterdiyim itimadın karşılığı bu mu?

Ebu Tevfik suçluluk haliyle başını öne eğer. Saraya sessizlik çöker. Divan üyeleri sinsice birbirine bakar. Sultan elini çenesine götürüp fikre dalar. Rüzgar uğultusu duyulur. Garip sesler. Işık değişir.

Sultan İbrahim. (Rüzgarın sesine uyamıyor.) Bu ne böyle?..Kandillerin nuru mu sönüyor? 

Divan erbabı, vezirler donakalmış etrafa bakınırlar. Çok güçlü gıcırtı sesi. Herkes dikkatlice bekler. Saray odasının kapıları sonuna kadar hızla açılır ve içeriye uzun entarili, yüzü peçeli bir zat girer. Sultan, vezirler ve Divan erbabı hayretler içinde donakalır. Bu ani gelen misafir konuşmadan oturmaya yer arıyormuşcasına odanın her bir tarafına göz gezdirir.

Sultan İbrahim. (Büyülenmiş olarak misafire.) Sen kimsin? (Sesi odada yankılanıyor.)

Misafir. (Duruverir.) Ben mi?...(Soğuk kanlılıkla.) Yoldan geçen bir yolcu.

Sultan İbrahim. (Hayret ederek)Yolcu mu?..(Sinirli.) Bu ne cüret, saraya nasıl girdin?

Ne istiyorsun? 

Misafir. (Oturmaya yer arıyormuş gibi etrafa göz gezdirir.)  Kendime bu kervansarayda oturmak için münasip yer arıyorum.

Sultan İbrahim. (Hayretle.) Kervansaray mı?..(Öfkeleniyor.) Fakat burası kervansaray değil, benim sarayım! Neyine güveniyip de böyle konuşuyorsun?

Misafir. (Halinde değişiklik olmaz, etrafdakilere.) Sizden önce bu sarayın kime  ait olduğunu söyler miziniz? (Divan erbabı, vezirler korku içinde susarlar.)

Sultan İbrahim. (Ayağa kalkar, çok öfkeli.) Benim babama!

Misafir. (Hali değişmez, sultana.) Peki daha önceleri?

Sultan İbrahim. Dedem Sultan Cihangir İbn Osman’a!

Misafir. Durmadan insanların yer değiştiği bir mekana kervansaray diyemezmiyiz?

Tel kopmasını andıran bir ses.

Sultan İbrahim.(Hayretler içinde.) Sen kimsin yahu?..(sesi mekanı kaplar, odada yankılanır.) Buraya geliş maksadın ne? (Misafir susuyor. Öfkeli.) Söyle bakalım!

Misafir. (Sanki, ötelerden gelen ilâhi bir sesle) İbrahim!.. Ölmeden evvel uyan!..

Sultan. (Şaşırarak geri geri adımlar .) Sen kimsin yahu? 

Işık değişir. Ani fırtınanı andıran korkulu muzik. Divan erbabı ve vezirler korku içinde donakalırlar.

Hizmetçibaşı, daha sonra silahlı askerler içeri girer.

Sultan İbrahim. (Hizmetçibaşına, Misafire işare ederek.) Yakalayın onu!

Askerler onu yakalamak ister, Misafir kayboluverir. Hayret sesleri. Işık değişir. “Yok oluverdi”, “kayboluverdi”...gibi sesler yükselir.

İbrahim Sultan. (Sarsılmış halde tahta yaslanır. Kısık sesle.) Çıkın...(Saraya sakinlik çöker. Sinirli, bağırarak) Hepiniz çıkın!!! Yalnız kalmak istiyorum!..

Müzik. Hizmetçibaşı ve askerler, Divan erbabı sırayla tazim ederek odanı terkederler.

Sultan yalnız başına kalır. Işık ve müzik değişir. Kandiller hafif titreyişle odanın ala toranlığında gölgeleri acaip bir şekilde oynatır. Sultan büyülenmiş gibi gölgelerin tasvirlerini kontrol eder.

Sultan İbrahim. (Korku içersinde.) Neden titriyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?..

Gölge dans ettikce, büyür, alev şeklini alır ve alevin dilleri Sultanı çevreler. Sultan elini başına götürerek sesi yettiğince bağırır. Gölgeler kayboluverir. Sultan halsiz dizlerini yere koyar. Müthiş rüzgar sesi. Pencereler iyice açılır. Saraya dolan güçlü rüzgar, perdeleri yukarı savurur, kandil işınlarına son verir.

 

 

 

TABLO:II

Yüksek minareli cami avlusu. Avluda ikişer, üçer konuşan insan grupları. Şeyhler-Ebül Kasım el-Cüneyd, Ebu Bekir eş-Şibli de onlar arasında.

Birinci Adam. (Şikayet edercesine.)..O her zaman böyle yapar. Önceki gelişinde de bizleri akşama kadar bekletti. Neden geç kaldığını, nerelerde olduğunu sorduğumuz zaman doğru dürüst cevap vermedi.

İkinci Adam. Onun neden geç kaldığını, ve şu an bile nerede olduğunu bilmek, anlamak, rüzgarın başlangıç noktasını bilmekten daha zor, daha imkansız. (Gözleri semaya dikilmiş.) Zira bunu kendisi de bilmez.

Birinci adam. Estağfirullah. Neizübillah. Onun lamekan olduğunu mu demek istiyorsun? 

Etrafdakiler konuşmaya ilgi duyarak  dikkatle dinlemeğe başlar.

Üçüncü Adam. (Herkes duysun diye, yüksek sesle.) Bu adam doğru söyler! O bunu bilerekten yapar! Hep insanları bekletir! Bundan zevk duyar.(Biraz daha yüksek sesle.) Fakat ben bilmek isterim: Acaba, şeyhleri, hacıları ve onu bekleyen bu kadar insanı bekleterek ne elde etmek istyor?

Kalabalıktan Sesler. Doğrudur!

Mansur’un nesi bizden iyi? Nesi bizden evla? Neden bizi burada bekletiyor?

İkinci Adam. (Yüksek sesle insanlara.) Onu bizden üstün kılan bizlerin ona itiyaç duymasıdır! Fakat, onun bizlere ihtiyacı yok. O, dünyadan ve halktan müstağnidir! O dünyevi bağları çözmüş, özgürlük elde etmiştir! (Avluda sakinlik hakim.)

Dördüncü Adam. Mansur, bir kurtuluş kapısı, merhametli Allah’ın bizlere hediyesidir. Allah şahidimdir ki, onun muhabbetine ve vaazlarına Bağdat’ın en kudretli şeyhleri bile muhtaç.

Ebül Kasım el Cüneyd. (Ebu Bekir eş Şibliye kısık sesle.) Onun hali Kerbelâ ziyaretinden sonra iyice ateşlendi. Ziyaret boyu ne bir lokma ekmek yemiş, ne de su içmişti. Geceleri durmadan namaz kıldığı için kendinden geçerdi...

Ebu Bekir eş Şibli. Onun niyeti bu: Cismine galip, nefsine hakim olmak! Allah’ta fena bulmak!

Kalabalık canlanıyor. “O geliyor!”, “Mansur geliyor” bağıran heyecanlı sesler duyulur. Müzik.

Mansur ve onu takip eden bir kaç genç mürit avluya girer. İnsanlar ona yol verir. O, insanlar arasından geçerek camiye yaklaşır. Kapısına varır varmaz durar.

Tel kopmasını andıran bir ses.

Kalabalıktan Kısık Sesler. O, durdu...

O, neden durdu?

Sanki, o bir şeylerden sakınır.

Sanki, camiye girmeye kendinde güç bulamıyor...

Müritlerden Birisi. (Mansur’a hafifçe.) Noldu sana şeyhim?

Mansur. (Vakarla göklere, daha sonra mescidin kapısına bakar, kendi kendine konuşuyormuşcasına hafif.) Ona olan uzaklığım beni dehşete düşürür....fakat, yakınlığı beni öldürür...

Ebül Kasım el Cüneyd. (Ebu Bekir eş Şibliye hafif.)...o yine kendinden geçmiş...

Ebu Bekir eş Şibli. (Kısık sesle.) O her geçen gün dünyadan biraz daha uzaklaşır, fenafillaha  yaklaşıyor...

Kalabalıkta Sesler. Gönüller sultanı Mansur’a selam olsun!..

Kurtuluş yolunun rehberi, aşk dünyasının serverine selam olsun!..

Mansur camiye girer ve minareye çıkar. Baygın bakışlarla yukarıdan aşağı kalabalığı seyr eder. Etrafa bir sessizlik çöker.  Hafif söylenen “Bismillah” sedaları duyulur.

Kalabalıktan Sesler. Konuş ya Mansur! Ey gönüller sultanı! Ey manevi alemler fatihi!

Bir şey söyle ya Mansur! Gafil kalplere nur saç, onları uyandır!

Senin nuruna gelmişiz, ey Şems!

Konuş, karanlıklar aydınlığa kavuşsun!

Mansur.(Çekinerek hafifçe.)Bismillahirrahmanirrahim...(meydanda sakinlik, “bismillahirrahmanirrahim” kısık sesleri duyulur.) Merhametli ve rahim olan Allah’ın adıyla...la ilahe illallah!..

Kalabalıktan “la ilahe illallah” sesleri duyulur.

Mansur. Bu dünyada benim Allah’tan başka kimsem yok. Ona bakar, ona güvenirim...(Aniden yüzü arkasına ok saplanıyormuşcasına iki büklüm oluverir. İçi buruk olarak semaya doğru hafifçe.) Beni üzme, ne olur?..kaldır perdeyi cemalinden. Ben...(aşağıdaki insanlara işaretle ) onlardan biriyim...

Kalabalıktan Sesler. O ne söyledi, duyuyor musunuz?

Yüksek sesle konuş, Mansur!

Bizler hakikati bilmek istiyoruz!

Bu dünyada adalet var mı?

Varsa bizlere göster onu!..

Mansur. (Toparlanarak.) Adalet? (Avluya sessizlik çöker.) Adalet (Göklere bakarak.) O’nun varlığıdır...

Hafif rüzgar uğultusu.

Kalabalıktan Kısık Sesler. O, Allah’ı kastediyor...

Ondan söz ediyor...

Mansur. ...Ona olan uzaklık mesafe uzaklığı değil...(Müzik.) Bu bir perdelenme, bir gaflettir...

İnsanlardan Biri. Yüksek sesle konuş Mansur, biz seni duyamıyoruz! Allah’ı biz nerede

Arayalım? O nerededir?..

Mansur. (Uykudan uyanmış birisi gibi.) Onu aramayın...O her bir yerde hazır ve nazır. (Yüksek sesle.) Ey Allah’ı arayanlar! Can kulağınızı açın, dinleyin ve anlayın! (Avluda sessizlik.) Allah’tan yükseklerde olan hiç kimse yok ki, ona gölge düşürsün, Allah’tan daha aşağıda olan kimse yok ki, onu omuzlarına alsın. Allah’tan önde kimse yok ki, onunla karşılaşsın. Allah’tan geride bir kimse yok ki, koşarak ona varsın.(Halsiz bir teslimiyetle.) Hakikat bölünmez...(Başı takatsiz öne eğilir.)

Işık değişir. Müzik. Avlu parlak, karışık renklere boyanır. İnsanlar büyülenmiş gibi donakalırlar.

Kalabalıktan sesler. Bu ne böyle?

Bir şeyler mi, değişti burada?...

Sanki, bize bir şeyler oluyor...

Mansur. (Kendiyle konuşuyormuş gibi, uzağa.) Ben seni her yerlerde aradım...Rüzgarlarda, bulutlarda, çiçekli dallarda... Çölleri, camileri, medreseleri, türbeleri gezdim...(İnsanlara bakarak.) seni her bir yüzde aradım...(Masumlaşarak.) Neredesin, nerede?..

Kalabalıktan Sesler. O ne diyor?

Gökyüzüyle konuşuyor...

İnsanlardan Biri. Mansur, yüksek sesle konuş! Biz hiçbir şey anlayamıyoruz!..

Mansur. (Sesleri duymuyor, acı çekercesine, gökyüzüne doğru kısık sesle.) Beni kendime bırakma, kendine muhtaç kıl, ya Rabbi!..gücüm  kuvvetim tükenmiş. Sensizlik zor. Beni gözden düşür. Halk benden yüz çevirsin! Bıksınlar benden!(S esi titrek.) Senden başka kimseye yar olmayım...Varlığında öldür beni, ya Rabbi!

Kalabalıktan sesler. Acaba ne demek istiyor?

Allah’tan ölüm mü, temenni ediyor?...

Evet, o ölmek istiyor...

Yeşıl Sarıklı Hacı. (Öne çıkarak insanlara.) Durun hele bir, ona sorum var. (Mansur’a) Sen benim bir sorumu yanıtla, hocam! Nasıl oluyor  da, buraya toplandığımız zaman konuşmalarını dinliyor seni anlıyoruz. Fakat, eve gittiğimizde anlıyoruz ki, hiçbir şey anlamamışız. Halimiz eskisi gibi çevredekileri kabullenemiyoruz. İnsanları sevemiyoruz. Aynı durumlar, haller devam eder. Adaletsizlikler, eşkiyalık, haksızlık devam ediyor...

Mansur.(Toparlanarak insanlara.) Uyuyan birisine dokunursan, o uyanır. Fakat sizler gaflettesiniz, daha uyanmadınız. Siz...Ölüsünüz...(Kalabalığın uğultusu.)

Kalabalıktan Heyecanlı Sesler. O ne dedi?

Bize ölü mü dedi?

Evet, bizlere ölü dedi!..

Yeşil Sarıklı Hacı. Ey müslümanlar, duydunuz mu ne diyor? Dediklerinin açıklasın bakalım! O bize ölü dedi! Peki biz ölüysek, mezarlıkta yatanlar kim?

Kalabalıkta bir kargaşa başlar. Müritler yeşil sarıklı hacının kollarından tutarak dışarı çıkarmak ister.

Mansur. Rahat bırakın onu! (Meydana sakinlik hakim.) Bırakın dinlesin. Dinleyip anlasın. Kurtuluşumuz buna bağlı-can kulağıyla dinleyeceğiz, anlayıp hakkı bileceğiz! Bu yüzden dinleyin. Duyun, anlayın ve ihlas sahibi olun!(Başını önüne eğer, kendisiyle muhabbet ediyormuşcasına kısık sesle.) ey Allah’ı arayanlar...(Başını kardırarak yüksek sesle.) ey Allah’ı gerçekten arayanlar! Onu kitaplarda, akıllarda, mantıkta aramayın! (Sesi pesleşiyor) Bulamazsınız...O akla, mantığa sığmaz. “Onu hakkıyla bildim, tanıdım” deyen biri yanılmıştır. O, ilmlerin ve bilikler ötesindedir! (tel kopması gibi bir ses. Sesi kısılır.) O, size çok yakın, şah damarınızdan daha yakın...Kendinizde arayın O ’nu...

Sarı Sarıklı Hacı. Bu ne diyor ya hu?

Onun aklı başında değil ...

O delidir, deli!..

Ebül Kasım el Cüneyd. (Sarsılmış olarak Ebu Bekir eş Şibliye hafif.) O, vecd halindedır.

Mansur. (Seslere önem vermeden yüksek sesle.) Ey iman sahipleri! Bizden evvelkiler biz idik!..(Meydana ssessizlik çöker, sesi pesleşerek)Yarın gelenler de biz olacağız...Peygamberler de aynı. Adları, isimleri farklı farklı...fakat hepsi bir. Gövde birdir dallar ayrı ayrı.

Müzik. Mekan güzel renglerle canlanır.

Kalabalıktan Sesler. O ne diyor?

Peygamberler mi? Hepsi bir diyor!

Yani İsa, Musa hepsi aynı... Allah, Allah!

Aklını kaybetmiş!..

Mansur.(Sesleri duymaz, şevkle.) Ateşe varmak isteyen pervane, onun nurundan ve sıcaklığından doymaz...Kendini ateşe atar yok olur. Pervanenin geri döneceğini ve gördüklerini onlara anlatacağını bekleyenler ola bilir. Fakat, o geri dönmez.(Yüzü parlar.) O nur içinde kaybolmuş...Kendinden geçmiş; ne bir iz, ne bir nişan, ne bir nam bırakmaz...

Kalabalığın uğultusu.

Sarı sarıklı hacı. Bu adam neler söylüyor!

O, sallallahu aleyhi vessellemi diğer peygamberlerle bir tutuyor!

İnsanlardan birisi. Onu dinlemeyin, ey cemaati müslimin! O bizi yolumuzdan etmek istiyor. Kendi hayâl ürünlerini anlatıyor bu adam!

Mansur. (sesleri duymuyor, insanlara.) Bu aşkı, bu nuru kendi özünüzde, kendi varlığınızda  arayın, Onu kimseden ödünç alamazsınız!..

İnsanlardan biri. Ey insanlar, bu adam aklını kaçırmış! Sanki, Allah katından geliyormuş gibi konuşoyor! (Öne çıkar ve Mansur’a.) Sen Allah’ı gördün mü? O zaman hayal et onu!

İnsanlar. Hacı doğru söylüyor! Anlat!..(Kalabalığın uğultusu.)

Mansur.(Tebessüm ederek.) Sevgini, aşkı, nuru, kokunu, hakkıyla hayal mümkün mü acaba? O..(Gözleri ötelere dikilir.) her bir şeyin, hayâllerin, anlatılanların, eşyanın ötesindedir.

Ebül Kasım. (Ebü Kasım el Cüneyd kısık sesle) Kalbimde bir endişe var. Onu buradan çıkarmak gerekir. (öne çıkmak ister, Ebu Bekir onu durdurur.)

Ebu Bekir. Onu bırak. O kendinde değil. Şu an o havaya can atan, yayılmak isteyen misk kokusudur.

Sarı sarıklı Hacı. (öne çıkar Mansur’a.) Eğer Allah seni gerçekten duyuyorsa, ondan rica et de Bağdata yağmur yağdırsın! Ekinler kuraklıktan yanıyor.

Yeşil Sarıklı Hoca. Hacı doğru diyor! Bağdat susuzluktan kurumuş! Allah’a böyle yakınlığın varsa eğer, söyle ona yağmur yağdırsın!

Kalabalıktan Sesler. Memleketi bu belâdan kurtar, ya Mansur!..

Dua et de Allah’ımız yağmur yağdırsın!

Mansur kafasını öne eğer susar. Kalabalığa sessizlik çöker. Hava savrulmasını anımsatan sır dolu sesler.

Kalabalıktan Sesler. Baksanıza susuyor!

Neden acaba!

Yakalandı, o!

Yalancı o!

Kalabalıktan Sesler. Ey gönüller sultanı! Bunlar cahildir, aldırış etme! Kafanı dik tut, nurunu yücelt ey Mansur!

Mansur. (Sağ elini şehadet verir gibi kaldırıyor, yüzü berk gibi aniden parlar.) En el Hakk!!! 

“En el Hakk” kelimesi her tarafa yankılanır. İnsanlar korku içinde geriye çekilir. Müzik. Işık  değişir.

Kalabalık Sesleri. Baksanıza, yine aynı söz!

O, ben Hakkım! Diyor!

Yani, “ben Allah’ım” diyor!

O kafirdir!..

Mecnun’dur!

Ona dinlemeyin, ey cemaat!

İblis onu azdırmış!

Müritlerle insanlar arasında bir karşıdurma oluşur. Ezan sesi duyulur. İnsanlar ezan sesine sakinleşir. Kargaşa yatışır.

Mansur. Ey müslümanlar! Sizden ricam var. Bana yardımcı olunuz...Yalvarıyorum sizlere! (Semaya işareten bağırıyor.) Alın beni onun elinden! (İnsanlar  ürperti içinde salavat getiriyorlar.) Ey cemaati müslimin!!! Allah benim kanımı sizlere helal ett

i! (Sesi pesleşir.) Neden bunu anlamıyorsunuz?..

Kalabalıktan heyecanlı “Allahumme salli ala Muhammed ve ali Muhammed” sesleri duyulur.

Mansur minarenin parmaklıkları üzerine çıkar. Uzun abasının içersinde (entari) kollarını yana açar. Sanki, uçmaya hazır olan kuş gibi.

Kalabalıktan Hayret Sesleri. Ona bakın!

Kendini aşağı atmak istiyor!

Vallahi de atacak kendini!..

Işık değişir. Garip sesler. Mansur’un, minareden aşağı kuş gibi süzerek inen gölgesi görünür. Mansur abasının “kanatlarıyla” avluya insanların arasına iner. İnsanlar korku içinde geri çekilirler.

Mansur. (Ağlayarak insanlara.) Öldürün beni dostlar! Neden yapmıyorsunuz? Öldürün, mükafatınız büyük olacak! (Acıdan kavrulan yaralı gibi.) Öldürün, ben rahatlık bulayım...(Aniden elini göğsüne vura vura önemli bir sözü beyan edercesine.) Ben istiyorum ki, bu lanetlenmiş katledilsin!!!

Kalabalıktan hayret sesleri. Müzik. Işık değişir. Camii avlusu, gökyüzünden  süzülerek inen nur seline dönüşür. Mansur’un bedeni tamamen nur saçar.

Mansur. (Işık selinde parlayarak, ötelerden gelen ilâhi sedayla) En el Hakk!!!

Hayret sesleri. “Estağfirullah” söyleyen heyecanlı sesler duyulur.

Kalabalıktan sesler. Ey insanlar, bu adam kafirdir!

Onun dediyi de küfürdür!

Onu susturun!

Lincedin onu!

İnsanlar yerden taş alarak Mansur’a atar. Mansur’un yüzü kafasından akan kana boyanır. Şeyhler ve müritler onlara engel olmak ister. İnsanlar onlara da taş atar.

Mansur. (Mansur kanlı ellerine bakar. Kalabalığın sesi içinde yalnız başına kalan birisi gibi kısık sesle) Şükür ya Rabbi...

Kalabalıktan sesler. Şu melunu öldürün! Allah adına konuşan zındık kafir!

Öldürün dinsiz,  imansız kafiri!

Mansur. (Bedenine, kollarına çarpan taslara aldırış etmeden, kendisiyle konuşuyormuş gibi kısık sesle gökyüzüne doğru ) Sana yalvarıyorum...onları affet. Onlar senin farkında değiller. Eğer seni anlamış olsalardı, senden ayrı olmazlardı. Affet...Günahları bana yaz...

İnsanlardan biri. Onu dinlemeyin, ey insanlar! O yalan konuşuyor! Bizi hakk yolundan ediyor. Dolandırıcı kafir! O, Tanrılık iddiasındadır, o “ben Allah’ım” diyor! Taşlayın onu! Lincedin!

(İsanlar Mansur’a taş atar.)

Mansur. (Taş atanlara.) Sağ olun, dostlar! Ne kadar da merhametlisiniz! Öldürün beni! Beni öldürmek bana hayat vermektir!? Benim hayatım-ölüm, ölümüm hayatdır!..

Ebu Bekir eş-Şibli. (Kendini Mansur’a siper eder.)Durun, ey cemaat! Yapmayın! Siz ne yapıyorsunuz?

İnsanlar. (Bir anlığına dururlar.) Dinsiz imansız kafiri taşlıyoruz!

Yeter artık, onun küfrünü dinledik!

O “Ben Allah’ım” diyor, duymuyor musun?

Ebu Bekir. Siz anlamıyorsunuz! O “Ben Allah’ım” demiyor. Bunu o söylemiyor!

İnsanlar Ebu Bekri kenara iterek Mansur’u lincetmeye devam eder. Ebu Bekrin sesi vahşi insan sesleri içinde yok olur. Mansur’u devreye alan müritler de atılan taşlardan yaralanır.

Mansur.(Alnından akan kan yüzüne yayılmış, meçhullere bakar.) Güneşe, sonra dönerek kendine bakar. Güneş işınlarıyla dolduğunu anlar ve ben-Güneşim!..der...

El-Cüneyd. (Yüksek sesle.) Yapmayın, ey insanlar! Dinleyin beni! O, Allah aşkıyla kör olmuş divanedir! Acıyın ona! Yalvarıyorum size...(İnsanlar el Cüneyd’e de önem vermez.)

İnsanlar. Kafire arka olan kendisi de kafirdir! (Cüneyd’i de taşlıyorlar.)

Mansur. (Sesleri duymuyor, gökyüzüne.) Ben seninle (Vücuduna bakarak.)bu vücutta yüz yüze duran  aşık ve maşuk gibiyiz. Beni gören seni görer...Seni gören, her ikimizi...

Mekana Binbaşı Ali İbn İsa ve silahlı askerler girer. Binbaşını görür görmez herkes dağılır.

Binbaşı. Neler olmuş burada?

Meydana sessizlik çöker.

İnsanlar. (Mansur’u göstererek.) Bu bizleri yolumuzdan eden kafir Hallâc-ı Mansur’dur!

O, Allah’a şerik koşarak ben “Allah’ım” diyor...

Binbaşı. Taşları yere atın!

İnsanlar ellerindeki taşları atarlar. Binbaşı Mansur’a yaklaşır. Onunla yüz yüze durar. Müzik.

Binbaşı. (Mansur’a kısık sesle.) Sana çektirilen ızdıraplar gerçek imanın, sevginin, aşkın zaferidir, şeyhim...

Aralıklı gök gürlemesi duyulur. İnsanlar başlarını kaldırarak gökyüzüne bakarlar.

Binbaşı. (Askerlere .) Götürün! (Askerler Mansur’un  bileklerine kelepçe takarak götürürler.)

Hafif yağan yağmur damlalarının sesi duyulur. İnsanlar ellerini gökyüzüne doğru açarlar, yağmur damlalarını avuçlarına toplarlar.

Birisi. (Hayretle.) Yaşasın, yağmur yağıyor....

İnsanlar. Yağmur!...Biz kurtulduk...

Şükürler olsun merhametli olan Allah’a!

Müzik. Işık değişir. Gök gürler. Yağmur yağar. Ötelerden “En el Hakk” sözünü andıran sırr dolu sesler duyulur.

İnsanlar hayretler içinde göklere bakar.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

TABLO:III

 

Loş ışıklı olan saray odası. Sultan İbrahim ipek kılıflı yastık yorgan içinde yatmış. Yatağın yanındaki dolabın üzerinde mum yanıyor. Yukarılardan, çatıdan ayak sesleri duyulur. Sultan sesin etkisinden uykudan uyanır, doğrularak yatağının içersinde oturur. Çatıdan gelen sesleri dinler..

Garip müzik.

Sultan İbrahim. (Yukarı doğru yüksek sesle) Kim o?..

Yukarıdan hafif gülüşmeler duyulur.

Yukarıdan Sesler. Senin arkadaşların.

Sultan İbrahim. (Korku içerisinde.) Siz...kimsiniz? Orada ne yapıyorsunuz?

Yukarıdan Sesler. Biz...(Hafif tak tuk sesleri duyuluyor.) kaybettiğimiz deveyi arıyoruz.

Acaip sesler. Sultan yataktan fırlıyor. Korkudan iyice büyümüş gözlerle çatıya bakar.

Sultan İbrahim. (Şaşkınlıkla.) Deve mi?...Çatıda deve aranır mı?

Bir süre yukarıdan ses gelmez.

Sultan İbrahim. Ey benim tanımadığım kesler, bana cevap verin! 

Yukarıdan Sesler.  Deve konusunu ne güzel aklediyorsun, değil mi? Peki, sarayda, dünya rahatı içinde hakk aranır mı?..

Telin kopmasını andıran ses. Işık değişir. Sultan korku içinde dengesini kaybeder. Işık değişir. Sultan boğulurmuş gibi hareket eder sonra sultan vahim bir korkuya kapılarak kapıya doğru bakar.

Hizmetçibaşı elinde yanan mun içeri girer.

Hizmetçibaşı. (Saygıyla eğilerek.) Hüzurlarınızdayım, sultanım.

Sultan İbrahim. (Endişeli etrafa göz atarak. Hizmetçibaşına.) Neden geldin?

Hizmetçibaşı. (Uykulu.) Siz çağırdınız, sultan hazretleri, ben be geldim.

Sultan İbrahim. (Gözlerini belerterek) Be-en???

Hizmetçibaşı. Gerekli değilsem çıkayım. (Geri addımlar ve saygıyla eğilir.)

Sultan İbrahim. Hayır, dur. (İpek yeleğini giyer.) Sen şuradan(Çatıya işaret ederek.) ses duydun mu?

Hizmetçibaşı. (Şaşkınlıkla çatıya bakar.) Hayır.

Sultan İbrahim. (Aniden,sinirli.) Siz orada ne yapıyorsunuz, anlamıyorum?

Çatıda birileri geziyor, sizin haberiniz yok!

Hizmetçibaşı. (Hayretle.) İnsanlar mı? (Şaşkın şaşkın tavana bakıyor. Dikkatlice. Çatıda tık yok.) Kulağınıza gelmiş veya rüya görmüş ola bilirsiniz, sutanım.

Sultan İbrahim. Ne rüyası be adam? Biraz önce onlarla konuşuyordum!

Hizmetçibaşı. (Gözlerini çatıya diker, çekinerek.) Dışarıda şiddetli rüzgar esiyor, sultanım. Belki, onun sesinden rahatsız olmuşsunuz. Bazen benimle de aynı şey oluyor, kulağıma acaip sesler geliyor...

Sultan İbrahim. Saçmalama! Ben rüzgar sesiyle insan sesini ayırt edemiyor muyum? (Çatıya işaretle) Dinle! (her ikisi sessizlikte, dikkatlice tavana bakar. Çatıda sessizlik hakim.)

Hizmetçibaşı. Vallahi, kimse cüret edip bu çatıya çıkamaz. Saray eli silahlı askerlerle çevrili. Buralarda sizin izniniz olmadan kimse kuş bile uçuramaz.

Dışardan rüzgarın kurt ulumasını andıran korkunç sesi duyulur.

Sultan ruzgarın sesine dikkatlice dinler.

Sultan İbrahim. (Yatağına oturur. Kendi kendine.) Acaba, aklımı mı kaybediyorum?

Hizmetçibaşı. Bir şey mi dediniz, sultanım?

Sultan İbrahim. (Hizmetçibaşına taraf bakmaz efkarlı.) Git.

Hizmetçibaşı saygıdan eğilir, omuzu elindeki muma dokunur, mum yere düşer, yanan mum Sultanın yatağına taraf yuvarlanır, bir ucu yerlere sarkan  ipek yelek ateşlenip yanmağa başlar.

Sultan İbrahim. (Kendine gelir, ani dahşet korkusuyla.) Sen ne yaptın?

Hizmetçibaşı. Aman Allah’ım!..( Yangına doğru koşar, alevi söndürür, fakat oda dumanlar içinde her taraf berbat. Acaip sesler.)

Sultan ibrahim. (Boğula boğula, öfkeli.) Defol git, gözüm seni görmesin!

Hizmetçibaşı yangından simsiyah olmuş mumu alır, suçlu gibi eğilerek çıkar. Sultan loş ışıklı  yatak odasında yalnız başına kalır. Sultan bir ucu yanmış ipek yeleği eline alıp bakar.

Müzik. Odaya mistik bir sakinlik çöker.

Dolabın üzerindeki yanan mumun hafif ateşi titreyerek Sultanın korkudan yamulmuş yüzünü parlatır.

Garip sesler. Sultan geriye yaslanır ve aniden karşısındaki aynada kendini görür. Mumu alarak aynaya yaklaşır. Kendi suretiyle yüz yüze durur.

Sultan İbrahim. (Mum işığında gördüyü suretine) Sana ne olmuş, İbrahim?

Işık değişir. Sultanın aynaya düşen sureti sonsuz bir sahraya dönüşüverir. Sultan korkarak geriye çekilir. Rüzgar uğultusu güçlenir. Rüzgar pencereleri sonuna kadar açar, aynada görülen sahra kumları odaya savrulur. Garip sesler. Işık  değişir.

Sultan sahrada etrafında beyaz örtülü insan cesetleri.

Sultan İbrahim. (Hayret içinde donakalar. Kendi kendiyle konuşuyormuşcasına kısık sesle.) Bu ne iştir ya hu?..(Etrafında kumlar üzerinde yatan beyaz örtülü cesetlere bakınır.)

Bu cesetlerin birinden inilti sesi duyulur. Sultan örtüyü kaldırır.

Sultan İbrahim. Sen kimsin?

Derviş. (Nefes nefese inleyerek.) Ben dervişim...(Yanındaki cesetlere işaret ederek.) Gördüğün bu insanlar da derviş.

Sultan İbrahim. (Çömelerek dervişin başını kucağına alır.) Ne oldu sizlere?

Derviş. (Ağır ağır.) Biz kolay olmayan bir yolun yolcularıyız. Bu yolda çok tedbirli olmalısın. Biz bu yolda gereken tedbiri yapamadık....

Sultan İbrahim. Bana olayı geniş anlat.

Derviş bir süre gözlerini kapatarak susar.

Sultan İbrahim. (Dervişi silker.) Konuş derviş, susma!

Derviş. (Gözlerini açar, nefes alarak bitkin bir sesle.) Ey yolcu, Allah’ı ne kadar çok seversen bir o kadar mesafeni korumalısın. Gerekli olan o ki, ona ne çok yakın, ne de çok uzak olasın. Biz ...(Tükenmiş nefesiyle sözüne devam eder.) bu erkanı ihlal ettik. Onun hükümlerine uyma da daim pür dikkat dinlemelisin...(Nefesi tükeniyor, gözlerini kapar.)

Sultan İbrahim. (Dervişi silker.) Konuş, derviş susma!

Derviş. (Güzlerini açar.) Ey benim tanımadığım kişi...Ben ve yanımdaki insanlar, ondan başkasına yar olmayacağımızı, sadece onu seveceğimizi ona söz vermiştik. Fakat sözümüzde duramadık. Şöyle ki, ziyaretden döndüğümüzde, biz Allah dostu Hızırla karşılaştık. Buna aşırı sevinerek onunla selamlaştık...”şükürler olsun eziyyetimiz boşa çıkmadı, seni bulduk” diye Allah’tan  uzaklaştık...(Gök gürlemesi. Derviş ve Sultan korku içinde gökyüzüne bakarlar.)

Ötelerden ses. Bana söz verenler! Verdiğiniz yemini bozdunuz! Beni, benim yarattıklarımla unuttunuz!

Rüzgar uğultusu güçlenir, o kum tanelerini havaya savurarak etrafı toz dumana tutar..

Derviş. (Sesi rüzgar uğultusu içinde kaybolarak.) Evet, şimdi gördüğün bu insanlar o sesin kudretinden mahv olanlardır. Ey İbrahim, şimdi(kendi ismini duyan Sultan hayretler içinde) bu konuyu geç kalmadan hallet. Bu yolda yürümeğe hazır mısın? Ona göre davran!

Derviş sözünü bitirir bitirmez Sultanın kollarına düşer. Sultan dervişin gözlerin kapar, bedenini yere indirip üzerindeki kefenini yüzüne kadar çeker.

Ayağa kalkarak heybesini sırtına atar, yola devam etmek ister. Aniden şimşek çakar, onu duyar.

Ötelerden ses. İbrahim! Ölmeden önce uyan!

Şimşek çakar. Sultan korku içinde göklere bakar. Müzik. Rüzgar ve toz yatışır. Mekan aydınlık. Sultan İbrahim’in yatak odası ayın nuruna benzer bir nura boyanmış.

Sultan, elinde mum, aynanın önünde durmuş.

Sultan İbrahim. (Geriye döner.) Anladım. Bu tacü-taht, bu saray...(göklere) beni senden ayıran dar bir kafesmiş, meğerse...

Uzaklardan ezan sesi duyulur. Sultan mumu vakarla aynanın önüne koyar, ipek yeleğini yere atar. Mühürlü yüzüyünü çıkarır yeleğin üzerine atar, uzun etekli gece gömleğinde dizlerinin üzerine çöker.

Sultan İbrahim. (Göklere) Sana götüren yolları bana göster!..

Müzik. Ayna süt renkli nur işınlarına dönüşür. İşınlar odaya dolarak onu çevreler, yatak odasını aydınlatarak her şeyi görünmez eder.

 

 

 

TABLO: IV

Loş ışıklı  zindan. Mansur kütük üzerinde oturmuş yazıyor. Yazılı kağıtlar yere serpilmiş.

Mansur. (aniden durarak, kendi kendine konuşuyormuş gibi.) Kendini bana tanıttığından beri Sen’den başka bir şey görmez oldum... (Ani yüzü değişiyor.) Neden?..Kendini neden tanıttın bana bu zavallıya? Neden sevdirdin kendini?..Ben senden habersiz olduğum zamanlar çok rahattım?!

Zindan merdivenlerinde eli silahlı gardiyanlar gözükür. Gardiyanlar aşağıya iner, ellerindeki kandilleri duvardan asarlar. Demir parmaklıklı kapıdan içeri bakıyorlar.

Yaşlı Gardiyan. (Kısık sesle.) O buradadı. 

Genç Gardiyan. (Heyecanla, kısık sesle.)... Vallahi, bu bir mücize. Demin o burada yoktu. Kapını kendim açtım. Kuran üzerine yemin ederim ki, o burada yoktu!

Yaşlı Gardiyan. (Çekinerek, yukarıya bakarak, kısık sesle.) Yavaş konuş, (Yukarıyı işaret ederek.) duyarlar! (Neredeyse fısıltıyla.) İkimizin de kafasını o söz...

Yaşlı gardiyan anahtarlıktan en büyük anahtarı seçer kapıyı açar. Gardiyanlar içeri girer.

Mansur. (Gardiyanlara.) Merhaba. (yere serpilmiş yazılı kağıtlara işaret ederek.) Aç mısınız, açsanız buyurun misafirim olun. (Gardiyanlar hayretle yerdeki kağıtlara göz gezdirir.) Bu öyle bir nimet ki, bunu tadan dünya nimetlerine bakamaz olur. Her şeyden mustağni olur. Hür olur!

Yaşlı Gardiyan. (Mansur’a yaklaşır, öfkeyle kısık sesle) Baksana, kafamızı bozma. Sen en iyisi söyle bakalım bir az önce neredeydin?

Mansur gardiyanları anlamıyormuş gibi suskunluğunu koruyor.

Yaşlı Gardiyan. (Yavaşça.) Söyle. Mansur, merakta bırakma bizi. Biz bunu bilmeliyiz. Lanet olsun gardiyanlık bizim işimiz, ekmek kapımız! Ne yapabiliriz ki? Biraz önce bu genç yanına gelmiş. Seni bulamamış. Kapı kapalıymış. Burada(Zindanın penceresiz duvarlarına işaret ederek.) nefeslik bile yok. Sen dışarı nasıl çıka bilirsin ki, aklım ermiyor. (Aniden masumcasına.) Allah aşkına doğru söyle. Neredeydin?

Mansur. (Başı öne eğik yazısına devam ederek kafasıyla yukarıyı işaret ederek.) Orada.

Gardiyanlar birbirine bakar.

Yaşlı gardiyan. Orada yani nerede?

Mansur. (Yamaya devam ederek.) Onun katında.

Yaşlı Gardiyan. (Sinirli.) Sen benimle alay mı ediyorsun? Baban yaşında bir insanla ha.. (Mansur suskunluğunu koruyor, yazmağa devam ediyor. Sesi pesleşerek yalvararak.) Böyle yapma yavrum. Doğruyu söyle bize. Bu yaşımda beni yorma. Ailem var, onların rızkına engel olma! Sen gel anlat bize bu sırrı! 

Mansur. (Başını kardırarak, dalgın bir halde.) Hangi sırrı?

Yaşlı Gardiyan. (Kısık sesle.) Biraz önce nerede olduğunun sırrını? Bu demir parmaklıklar arasından kuş bile uçamaz.

Mansur. Kuş mu? (Penceresiz duvarlara göz gezdirerek, efkarlı.) Evet haklısın, dede. Kuşun bu dar kafesde ne işi var?

Yaşlı Gardiyan. (Yalvarışla.) Sözden kaçma, bize merhamet et. Bana acımıyorsun(Genç gardiyanı göstererek.) bari bu genç delikanlıya acı. Dün seni kontrol etmek için yanına ben gelmiştim. Dün sen buradaydın, zindan kaybolmuştu. Bu gün tersi oldu. Zindan yerinde sen kaybolmuştun. Bu nasıl oluyor?

Genç gardiyan (Heyecanla kısık sesle) Allah şahidimdir ki, dün erkenden bu zindan yoktu! Sense buradaydın...bak bu kütüğün üzerinde oturmuştun. Bu sabahsa sen yerinde değildin kaybolmuştun!

Mansur. (Gardiyanlara bakarak kısık sesle.) Yaklaşın bana. (Gardiyanlar Mansur’a yaklaşır. Kısık sesle.) Sırrı açıyorum. (Gardiyanlar birbirine sonra Mansur’a bakarlar.) Biraz önce ben...( Eliyle yukarıya işaret eder.) onun yanında idim(Telin kopmasını andıran ses. Gardiyanlar fırlayarak etrafa bakınıyorlar.)

Yaşlı Gardiyan. (Heyecanlı kısık sesle.) Onun, yani...

Mansur. (Yukarıya bakar. Gardiyanlarda afallamış olarak yukarıya bakarlar.) Dün o benim yanımda idi.

Yaşlı Gardiyan. (Heyecanla genç gardiyana) Allah’ı diyor!..

Garip sesler. Işık değişir. Gardiyanlar uçuk halde zindanı terk ederler. Loş ışıklı zindanın derinliğinde-demir parmaklıklı diğer kapının arkasından komşu zindanın mahkumları gözükür.

Yaşlı Mahkum. Bu olayı bizde gördük.

Mansur. (Başını yazı üzerinden kaldırdı.) Ne gördünüz?

Yaşlı Mahkum. Korkma, biz sırrı kimseye açmayız. Bize anlat sana, böyle bir şey nasıl ola bilir?..Olanları biz kendi gözlerimizle gördük.

Mansur. Ne gördünüz?

Yaşlı Mahkum. Bu sabah sen burada yoktun!

Diğer mahkumlar. Anlat, ey şeyh!

Biz de kurtulmak istiyoruz!

Kurtuluş yolunu göster bize! (Mahkular. )

Kurtar bizi...kurtar..

Mansur. (Yazmayı bırakarak mahkumlar tarafa dönerek.) Kurtuluş?.. O sizdedir, içinizdeki gizli kapıları açın.

Orta Yaşlı Mahkum. Sen hangi kapılardan bahsediyorsun? Biz bu gizli yolları bulamıyoruz!

Genç Mahkum. Biz yapamıyoruz, efendim! Bize anlat. Nasıl yapalım?

Yaşlı mahkum. Sen ne söylediysen, yaptık, fakat...yine aynı sıkıntı, aynı karanlık zindan...

Mansur. (Bir süre düşünceye dalar.) Tamam, söyleyeceyim. (Kalemi kütük üzerine bırakarak ayağa kalktı, kollarını yanlara açarak ağac şeklinde durdu.) Şimdi benim hurma ağacı olduğumu hayâl edin. (Mahkum dikkatle Mansur’a, sonra birbirlerine bakışırlar.) Hayâl edin, hadi, hadi hayâl edin...

Genç Mahkum. (Bir süre susarak Mansur’a bakar daha sonra.) Ben yapamıyorum.

Orta Yaşlı Mahkum. (Mansur’a.) Bu ola bilecek iş değil, şeyhim. Sen bilgesin. Kendin düşün. Nasıl hayâl edelim ki? Biz insanız, o bir ağaç....

Genç Mahkum. Bizi mazur gör şeyhim. Hiç bir şey göremiyoruz.

Yaşlı Mahkum. Lütfen bizleri uğraştırma. Biz cahil insanlarız.

Mansur. ( Bir şeyleri keşfediyormuş gibi uzaklara bakarak.) Baksanıza ben de bir insanım. Fakat, hayâl gücü benden de, ağaçtan da eftaldır. O... sınırsızdir...

(Sesi yankılanıyor.)

Işık değişir. Mansur kollarını sema yapıyormuş gibi hareket ettirerek acaip görüntüler canlandırır. Garip sesler. Mahkumlar demir parmaklıklar arkasından olanları ilgiyle seyreder.

Mansur. (Sesi mekanda yankılanarak.).Onun karşısında her bir şey aciz...Bilgi, eğitim, ilim...Dünyanın varlığı ona muhtaç...

Zindan duvarları yavaş yavaş inceliyor. Müzik. Mansur’un entarisinin uzun kollarından yerlere hurmalar dökülüyor. Yeri kaplıyor. Zindan duvarları kayboluyor.

Genç Mahkum. (Hayretle.)Allah’ım, ne oluyor? (Yüzü aydınlanıyor.) Ben...görüyorum! Hurma!

Yaşlı Mahkum. (Yere bakar.) Ben birşey göremiyorum.

Orta Yaşlı Mahkum. (Genç mahkuma.) Sen ne görüyorsun?

Genç Mahkum. (Heyecanla.) Hurmalar!..

Orta Yaşlı Mahkum. Ne hurması yahu? Bir şey göremiyorum!

Yaşlı Mahkum. Ben de... görmüyorum...

Genç Mahkum. (Yerlere dökülen hurmalara işareten bağırır.) İşte, görmüyor musunuz? Yer hurma kaynıyor!..(Yerden hurma alarak lezzetle yemeğe başlar.)

Mansur. (Sema dansını andıran hareketlerle yerinde döner) La-a-a..ilahe-e-e...illalla-a-ah...(Sesi mekanda yankılanır.)

Mansur kollarını haraket ettirdikçe, zindan zeminine hurmalar dökülür. Mahkumlar, elleriyle parmaklıkların arasından ellerini sokarak avuçlarına hurma doldurur, acgözlükle yemeye koyulurlar. Müzik.

Genç Mahkum. (Hurma yiyerek  iç çeker.) Hayret!!!..Zindan kaybolmuş! 

Yaşlı Mahkum. (Etrafa bakınarak, hayretle.) Ya Rabbi, bu nasıl bir mucize?

Orta Yaşlı Mahkum. (Yüzü aydınlık.) Bir özgürüz, Biz hürüz! (Bağırır. Sesi her tarafa yankılanır.) Biz hürü-ü-üz!!!

Mahkumlar “biz özgürüz!”, “biz özgürüz!” bağırarak birbirlerine sarılıyorlar.

Mansur’un mistik dansı son bulur, kolları yanlarına iner. Müzik sesi kesilir. Zindan duvarları ve zemin gözükür. (Eski haline dönüşür.) Hurmalar kaybolmuş. Mahkumlar boş olan avuçlarına bakıyorlar.

Yaşlı Mahkum. Bismillah...

Mahkumlar. Bu bir mucize, zuhurat mıydı?

Yoksa, rüya mı gördük?..

Orta Yaşlı Mahkum. (Mansur’a işaret ederek kısık sesle.) O, büyücüdür. Halkı böyle kandırıyor. Bizi de sihirle büyüledi.

Yaşlı Mahkum. (Mansur’a darıldığını belirten bir sesle.) Sen bizimle alay mı ediyorsun?

Mansur halsiz olarak kütüyün üzerine oturdu.

Yaşlı Mahkum. (Sinirli.) Hani hurmalar yiyorduk, nereye kayboldu?

Genç Mahkum. O bizi kandırmıyor. Bu olanlar bizim hayâllerimiz, tasavvur ettiklerimizdir. Anlamıyor musunuz? Bakınız, ben doydum sanki.

Orta Yaşlı Mahkum. Sana öyle geliyor.

Yaşlı Mahkum. (Elini midesinin üzerine koyar.) Evet, benim de...karnım tok sanki.

Genç Mahkum. Gördünüz mü, fakat siz inanmıyordunuz.

Mansur. (Başını halsiz olarak duvara dayar, kısık sesle.) Adem oğlu bir tek yemek yemekle doymaz.(Susar.) Hz. İsa’nın  sözleridir bu. Kurtuluş budur işte.

Orta Yaşlı Mahkum. O ne demek istiyor?

Genc Mahkum. (Mansur’u dinler.) Dinle. O, bir sırr anlatıyor.

Mansur. Sizlerden her birinizin varlığında gizli olan bir mesih yatar. O sizinledir. Onu arayın... (Gözlerini kapar.)

Genç Mahkum. Bizi terk etme, Mansur. Sensiz bu duvarlar, bu zindan karanlık ölümden daha beter.

Yukardan Sesler Duyulur. Mahkumlar sesleri dinlerler. Mansur uykudan uyanır.

Orta Yaşlı Mahkum. Duyuyor musunuz? 

Genç Mahkum. Yukarıda birileri var!

Yaşlı Mahkum. (Sesleri dinleyerek.) Evet...yukarıda bir şeyler oluyor...

Genç Mahkum. Dinleyin! Orada (Heyecanla.) sanki, bir savaş var.

Yaşlı Mahkum. (Sesleri dinler ve yüzü parlar.) Evet, bu isyandır, isyan! Sonunda beklediğimiz oldu! Zalim Abbâsî yönetiminin sonu geldi.

Mahkumlar. Şükürler olsun!

Sesler iyice yaklaşır. Bir süre sonra zindan merdivenlerden çıkan eli silahlı insanlar gözükür. Kolları kelepçeli gardiyanlar da onlar arasında.

İsyancı. (Mansur’u görür görmez yukarıya doğru yüksek sesle) Mansur buradadır! (Mansur’a) Şükürler olsun Allah’ıma!

Yaşlı gardiyanın kolarını açarlar. Gardiyan anahtarla zindan kapısını açar. İnsanlar içeri girer. Yan bölümdeki mahkumlar da serbest bırakılır.

Mahkumlar. (Birbirlerine sarılır.) Allah’a şükürler olsun!

İsyancı. (Mansur’a yaklaşır.) Sen özgürsün, şeyhim!

Mansur. (İsyancıya yarı uykulu sersem sesle) Neyin peşindesin, ey genç?

İsyancı. (Utanmış bir halde.) Bağdat halkı seni kurtarmak için isyan etmiş, Mansur! Kalenin etrafı insan kitleleriyle sarılmış. Seni beklerliyorlar!

Uzaklardan, Bağdat’ın baş meydanından “Hallac-Hallac!” sesleri yükselir.

Mansur. (Doğrulur, mahzun.) Ey genç, bu gün vaaz vermek gibi bir niyyetim yok! (Yere dökülmüş kağıtları sırayla üst üste toplar.)

İsyancılar şaşırmış halde birbirlerine bakar. Gardiyanlar ve mahkumlar hayretler içinde susar.

Diğer İsyancı. Bizi mahcup etme şeyhim! Seni bu karanlık zindandan kurtarmak için ettiklerimizi boşa çıkarma! Kalk gidelim.! Sen artık özgürsün!

İsyancılar. İki aydır yol geliyoruz, şeyhim!

Bizi buraya getiren senin sevgindir, Mansur!

Mansur. (kağıtları dikkatle toplayarak.) Siz anlamıyorsunuz. Anlasaydınız...(dengesiz bir halle susar. İsyancılar, mahkumlar şaşırarak yerinde donakalırlar.) Bu karanlık zindan, bu duvarlar ne yapabilir bana? Benim kalbimdekinin bir zerresi dağlara düşse onları paramparça eder.

Yukarıdan ayak sesleri duyulur. Herkes endişeli sesleri dinler.

Mahkumlar. (Heyecanla.) Çabuk ol, Mansur! Zamanımız az!

Mansur. (Kağıtları dizinin üzerine koyarak duvara yaslanıp gözlerini kapar. Kısık sesle.) Gidin. Beni meşgul etmeyin.

Mahkumlar. (Ağlamaklı.) Mansur, sen ne yapıyorsun? Kendini düşünmüyorsun bari bizi düşün!

Bir süre sonra zindana eli silahlı zırhlı askerler ve çavuş girer. Askerlerle isyancılar arasında bir karşıdurma çıkar. Müzik. Askerler isyancıları kelepçeler.

Zindan gardiyanları Çavuşun işaretiyle mahkumları demir parmaklıklar arkasına atar. Masura yaklaştıklarında.

Çavuş.(Askerlere.) Ona dokunmayın! (Sinsi tebessümle.) İdamına daha var. Bırakın, hapis hayatının tadını çıkarsın...

Askerler isyancıları götürürler.

İsyancılardan birisi. (Basamakları yukarı kalkarak.) Sen ne yaptın Mansur?..

Mahkumlar. (inleyerek) Lanet olsun sana Mansur!

Mansur gözleri kapalı susarak kendi halinde.

 

 

 

TABLO:V

FİNÂL

 

Güneş tepede. Alev alev yanan çöl. Saçı sakalına karımış Sultan İbrahim sırtında heybe, elinde asa, uzun etekli derviş kısvesinde yol gider. Müzik. Uzaktan bir yerlerden duyulan ezan sesine duraksar, heybeyi yere bırakır, keşkülü alıp ağzına götürür. Fakat su bitmiş. Başını kaldırarak güneşe bakar. 

Acaip sesler. Işık değişir. Uzun paçalı siyah kıyafede Sultan İbrahim’in karşısına İblis çıkar.

Sultan İbrahim. (Hayretle ger geri adımlar.) Sen... kimsin?

İblis. (Garip bir kahkahayla. Sesi mekanı kaplar.) Yazık oldu sana, İbrahim! Sen güzel ve rahat yoldan vazgeçtin! O güzelim saray, o güç –kuvvet değerli hazine şimdi nerede? Bunları Allah için yaptın! Peki, karşılığı bu mu? Seni bir yudum suya muhtaç etti! (Kahkaha ile güler.)

Sultan İbrahim. (Haryet, korku içinde halsiz göklere .) Beni kendine dost bildin uyandırdın beni! Peki, neden bu düşmanı karşıma çıkarıyorsun?..

Güneş batar, etraf zifiri karanlık. Sır dolu.

Tel kopmasını andıran ses.

Ötelerden bir ses. İbrahim! Cebindeki paraları yere at!

Sultan çabuk elini cebine sokar gümüş paraları bularak yere atar. İblis yok olur. Mekan aydınlık. Sultan gözlerini göklere diker. Gözlerinin yaşını siler. Heybeyi omuzuna atar. Yola devam eder.

Uzaklardan borazan sesi duyulur. Çok geçmez Sultan İbrahim Bağdat’ın baş meydanına varır.

Meydan merkezinde kurulmuş dar ağacı. Etrafında insan kitleleri.  Bağdat şeyhleri Ali İbn Cüneyd ve Eş-Şibli de onlar arasındadır. 

Meydan yerinde Abbâsî hilafeti sembolü olan bayrak dalgalanır. Sultan tahtında başvezir sadrazam Hâmid İbn Abbas onun yanında diğer vezirler Habib İbn Müsellem, Şefik İbn Müzeyyen oturmuş.

Sultan İbrahim. (Kalabalığa girer insanların arasında durar. Yakınındaki kocakarıya) Ne oluyor burada?

Kocakarı. (Sultan İbrahim’e bakar onu tanımaz.) Fakirlerin sultanı Mansur’u idam edecekler. (Üzüntülü kısık sesle.) Bu masum insan kime ne yapmış? Allah’ı sevmek suç mu? (Aniden sinirli.) O Sultan İbrahim denen şahs, lanet olsun ona! (Sultan İbrahim adını duyduğu zaman sarsılsa bile çaktırmaz.) Bu idam onun yüzünden! Dur bakalım. Olsun! Allah görüyor, biliyor. Allah büyük! An gelir, onun kendisini de idam ederler! (Sultan utanarak kocakarıdan uzaklaşır.)

Borazan sesleri duyulur.

 

İzdihamdan sesler: 

Getiriyorlar, getiriyorlar!

Mansur’u getiriyorlar!

Hallac`ı getiriyorlar!

 

Kalabalık ortadan ikiye ayrılır. Askerler Mansur’u getirir. Mansur elleri kelepçeli. Müzik. Mansur mistik dans edererek dar ağacına yaklaşır. Kalabalıktan hayret sesleri kopar.

Kalabalıktan Şaşkın Kısık sesler:

 O, büyücüdür!

O, İblis’tir!

O, ölümle dans ediyor!

İnsanlardan Biri. (İreli atılarak alay edercesine Mansur’a.) ey Allah’ın dostu! Boş oturma bari rica et dostun seni kurtarsın! (Sahte gülüşle gülüyorsa bile kimse katılmaz.)

Mansur. (Önündeki kütüğe) Merhaba, başı kesik, yüzü dümdüz, koca kütük.(Meydanda sükut hakim.) 

Kalabalıktan Sesler. O ne diyor?

O, kütükle konuşuyor...

Elinde dürülü ferman olan fermandar idam kürsüsüne çıkar.

Fermandar. (Dürülüyü açarak  yüksek sesle okur.) Ebu Abdallah el Hüseyin İbn  Hüseyin Hallâc-ı Mansur! Yüce Allah’a şerik koşarak vaazlarıyla Bağdat halkının inancını bozduğuna, şehirde fitne fesat çıkardığına, küdretli Abbâsî hilafetinin şerefini, onurunu ucuzlaştıran eylem ve sözlerine göre suçlu ilan olunmuş! Elleri, Ayakları kesilsin! Kellesi alınsın! Hüküm uygulansın!

(fermandar fermanı dürer ve aşağı iner.)

Sultan İbrahim elleriyle yüzünü kapar. Kalabalıktan “Ölüm!”, “Zındık kafire ölüm!” sesleri yükselir.

Hâmid İbn Abbas ve yardımçıları memnun bir halde birbirine bakar.

Mansur. (Sesleri duymaz, yüzü güneş işınlarının titreyişinden parlar. Güneşe doğru.) Ey Şems, söyle bu hafif titreyiş nedendir?..

Kalabalık şaşkın. Sessizlik. Hâmid İbn Abbas kürsüden aşağı çavuşa işaret eder.

Çavuşun kafasıyla işaret eder. Mansur’u kamçı ile vurmağa başlarlar.

Kalabalıkta ara sıra “ya rabbi!” , “merhamet et” söylenen ağlama sesleri işitilir.

Müritlerden Birisi. (İnsanlar arasından Mansur’a hitaben.) Bizi terketme, ya şeyh!

Müritlerini bu dünya hapisanesinde yalnız bırakma!

Mansur. (Acının etkisiyle baygınlaşmış gözlerle müridine.) Hatırlar mısın, “Sevgi nedir?” diye sormuştun...(Meydana sakinlik çöker. İnsanlar Mansur’u dinlerler.) İşte, şu an gördüğün odur! Sen onu yarın, öteki gün de göreceksin...

Diğer mürit. (Yüksek sesle.) Dünya kamilliğe yönelir. Sen Allah’a! Ona olan aşkın seni herkesten farklı kıldı...(Kahrolurcasına.) İstisna etti!..

Çavuşun işaretiyle kamçılama durur. Davullar çalınır. İdam kürsüsüne peçeli cellat çıkar. Cellat Mansur’un ellerini kütüyün üzerine koyar kelepçeyi çözer.. Baltasını havaya kaldırır.

Kalabalıkta bağırmalar.

Cellat baltayı kütüyün üzerine indirir. Mansur’un bilekten kesilmiş kollarının kanı insanların yüzüne sıçrar. İnsanlar dehşetli korku içinde geriye çekilir. Şeyhler yüzlerini yana çevirir, müritler başlarını tutarak ağlar.

Mansur kesik kollarının kanını yüzüne, boynuna sürer kana boyanır. İnsanlar bu manzaradan çıldıracak gibi olur. Hayret sesleri.

Müzik.

Mansur. (Şevkle.) Bakınız! Bana bakınız!..Dar ağacında doğan güneşe bakınız!..(gözleri dar ağacının yanında duran Eş-Şibli’ye değiyor.) Eş-Şibli!

(Eş-Şibli kalabalığı yararak öne atılır.) Nevruz (Yeni gün.) dediğin budur işte! (Acıdan nefes nefese.)

Kanımla abdest aldım...

Eş-Şibli. (Ağlamaklı.) Senin bu çektiklerin imanın zaferidir, ya şeyh!

Mansur. (Halsizleşir, başını yükseklere) Bu ağrıdan inleyen benimle senin aranda olan miskin bir varlıktır! (Sesi pesleşir.) Onu mazur gör...(başı önüne eğilir.)

Cellat baltayı havaya kaldırır. Kalabalıktan bağırtı sesleri. Sultan İbrahim kalabalığı yararak öne çıkar. 

Celladın eli havada asılı kalır.

Sultan İbrahim. Durun! Yapmayın!

Hâmid İbn Abbas. (Yakınındaki vezir Habib İbn Müselleme) Bu kimdir yahu?..

Sultan İbrahim. (Ağlamaklı insanlara.) Siz ne yapıyorsunuz? Allah bu suçumuzu affetmez! Beni öldürün! Kanım size helaldır!..

Hâmid İbn Abbas. (Donakalmış. Habib İbn Müselleme alçak sesle.)Onu hapsedin! (Vezir işaret vermek için elini kaldırdığı zaman onu durdurur.) Şimdi değil.

Kalabalık uğultusu.

İnsanlardan Biri. Ben onu tanıyorum! O Mansur müritlerindendir! Hadi, lincedelim onu!

İnsanlar yerden taş alarak Sultan İbrahim’e atarlar.

Sultan İbrahim. (Yüzü, başı kanlar içinde kanu revan.) Hükmümü geri alıyorum! Onu rahat bırakın! O masum! (Sesi izdiham içinde kayboluverir. Halsiz bir teslimle yere çöker.) Bizi affetmeyecekler...

Hâmid İbn Abbas. (Habib İbn Müselleme kısık sesle) Uzatmayın, hüküm icra olunsun!

Habib İbn Müsellemin işareti üzere Cellat baltası aşağı iner. Diz çökmüş Mansur’un ayakları topuklardan kesilir. 

Kalabalıktan Bağırma Sesleri. Eş-Şibli yüzünü kapatarak kürsüden uzaklaşıverir.

Mansur. (Acıdan büklüm büklüm, halsiz Ebül Kasım el-Cüneyd`e.) Ey, Ebül Kasım!.. (Meydanda sessizlik.) Ağrı ve acıların insanı yüceltmek kudreti yok, bunu bilesin! (ağrıdan titriyor ve göklere doğru.) Sevgilime kalbimin gözüyle baktım... O “Sen kimsin?” dedi... Ben  o, “Sensin” dedim...(Başı göğsüne iner.)

Kalabalıktan sesler. Ya Rabb, merhamet et!

La ilahe illallah!

Mansur. (Acıdan kıvrılarak uzaklara.) Ey Yücelerin yücesi! (Sesi pesleşir.) Söyle bana! (Yüksek sesle söylemek ister, fakat gücü tükenmiş, sesi kısılır.) Öyle bir günah var mı ki, içinde iman olmasın?..(meydana sessizlik çöker.) Sesi mekanı kaplar, diğer sesler duyulmaz.) Öyle bir iman var mı ki, içinde günah olmasın?..

Şimşek çakmalar.

Mansur. (Aniden acı duymuyormuş gibi doğruluyor, kendi sesine benzemeyen ilâhi bir sesle) En el Hakk!!! (Şimşek “en el Hakk!” sözleriyle aynı anda çakar.)

Kalabalıktan şaşkınlık sesleri. Müzik. İnsanlar hayretle geri çekilir. Habib İbn Müsellem’in işaretiyle cellat baltası havalanır ve son darbeyi indirir.

Bağırtı sesleri.

Ötelerden ses. En el Hakk!!!

Şimşek çakmalar. İnsanlar dehşetli korku içinde göklere bakarlar.

“Neuzibillah”  söyleyen ürkek sesler duyulur. Hâmid İbn Abbas ve yardımcıları ayağa fırlar, korkudan berele kalmış gözleri göklere dikilir.

Rüzgar uğultusu. Rüzgar “en el Hakk!”sesini mekanda estirir.

İnsanlar korku içinde etrafa bakınırlar.

Sultan İbrahim. (Ağlayarak.) Siz ne yaptınız?..(Kalabalık ona yol verir.)

Sultan İbrahim yıkılmış bir halde idam kürsüsüne yaklaşarak Mansur’un kanlar içinde kalan cesetine bakar.

Meydana sessizlik çöker. Hâmid İbn Abbas sarsılmış olarak tahtına oturur.

Sultan İbrahim. (Hüzünle insanlara.) Karşınızda duran bu dilenci derviş bir zamanlar memleketin padişahı Sultan İbrahim idi!..

Kalabalıktan hayret sesleri.

Kalabalıktan Hayret Sesleri. Bu odur! Sultanımız İbrahim!

Sultan...

Sultan İbrahim. (Elini yukarı kaldırar. Meydanda sessizlik.) Karşınızda duran fakirler fakiri, derviş İbrahimdir. Sizlere sözüm var. (Hafif bir rüzgar uğultusu.) Eğer “en el Hakk!” sözü bir ağaç parçasından tecelli etseydi, siz onun karşısında secdeye kapanırdınız. “Bu ağaç mukaddestir” derdiniz. Ona saygıda kusur etmezdiniz. Fakat, Mansur’u ölüme mahkum ettiniz. (İnsanlar başlarını öne eğer.) Bu sözün anlamını bir çok seçkin insan yaşamış ve bu gibi sözler onların dillerinden zuhur etmiş. Bu sözler aslında gönüller sahibi, ebedi sevgili, insan hayatının anlamı olan Allah’ın bizlere rahmetidir! Onun sözüdür!

Hâmid İbn Abbas. (Kürsüden öfkeyle.) Susturun onu! Bu zındık Mansur’un müritlerindendir! Hapsedin onu!

Sultan İbrahim. (Hâmid İbn Abbas’a.) Oturduğun o yere fazla güvenme Hâmid! O, keçici, fani bir ağaçtır! (Hâmid rezil bir durumda etrafına bakınır. Kürsüde dalgalanan Abbâsî bayrağına işaret ederek.) “Bir daha inmez” dediyin bu bayrak, şiddetli fırtınalar karşısında acizdir...

Rüzgar şiddetlenir. Fırtına kopar. Meydan tozanak. Işık değişir. Esen rüzgar, halka zulm eden Abbâsî bayrağını yerlere serir. 

Kalabalıktan şaşkınlık ifade eden sesler. İnsanlar düşen bayrağa bakarlar. Göy gürler. Şimşek çakar. İnsanlar korku içinde göklere doğru bakar. Yağmur yağar. Cellat baltasını atıp kaçar. Hâmid İbn Abbas ve yardımcıları ve insanlar meydanı terk eder. Yağmur Mansur’un kanlara boyanmış bedenini yuyar... Müzik.

Rüzgar yavaş-yavaş hafifler. Mekan aydınlık. Meydanda Mansur’un cansız bedeni. Etrafında diz şökmüş müritler ve şeyhler. Onlardan başka etrafda kimsecikler yok.

Mürit. (Yerinden kalkarak izleyicilere.) Bakınız. Allah aşkıyla şehit düşen Mansur  Hallac`a bakınız! O, ebedi aşk deryasında kendinden geçmiş, gerçek sevgiliği bulmuş olan Hüseyin Hallâc-ı Mansur’dur....

Diğer Mürit. (Ayağa kalkarak izleyicilere.) Mansur dünyanın kötülüğünü, bizlerin günah ve suçlarını kendi varlığında sevgi ve aşkla eritmiş bir mukaddestir. Çektiyi iztiraplar imanın, aşkın, sevginin zaferidir.

Diğer Mürit. (Ayağa kalkarak Mansur’a işareten izleyicilere.) Mansur gibiler tüm insanlığa kurtuluş ve rahmet vesilesidir. Bu dünyanın kötülüğüne ve faniliğine karşı verilmiş en güzel cevaptır. Onların varlığı yalancıları, ikiyüzlüleri, zalimleri rahatsız eder, ölümleri cellatları bile hayrete düşürür.

Şeyh Ebu Bekir eş-Şibli. (Seyircilere.) O, kalbinin en gizli imkanlarını aşikar etmeğe muzaffer oldu. Kamil ve gerçek sevginin neler yapabileceğini, fani bir varlığı hangi manevi derecelere yükselteceğini kanıtladı. İnsanlığın kurtuluşunun, yalnız ve yalnız sevgi ve aşk yolundan geçtiğini  kanıtladı.

Şeyh Ebül Kasım el-Cüneyd. O, din, irfan yolunda yüksek dereceler kazanmak için değil, aşk ve sevgi sonsuzluğunda ebediyyen yaşamak için kendini kurban etti...

 

PERDE