GÜN

Bir yerlerden acayip, tanıdık olmayan bir koku geliyordu. Hemen yakınındaydı bu koku. Çok ilginçti, burada bir şeyler çürüyordu, ya neredeyse buralarda bir yerlerde bir köşede fare ölmüştü. Öyle bir haldeydi ki, bu gece vakti ışığı yakıp da köşeleri aramaya hali yoktu. Yattığı yerden kalkarak ya­tağın altına baktı, yatağın altında örümcek ağlarından ve birkaç cüt terlikten başka hiçbir şey yoktu.

Sigara içesi geldi. Fakat o an sigarasının bittiğini anımsadı. Zira dün maçı izlerken yarım paket sigarayı bitirmişti. Dün o paketi karısı almıştı.

Karısının hali gözlerinin önünden gitmiyordu. Elinde hasır sepet, saçları dağınık, yorğun görüntüsü. Karısı sigarayı o haliyle almıştı. Kadına sigara aldırmanın doğru olmadığını düşündü.

Bir tarafı üzerine çevrilip ağaçları seyretti. Ağaçların yap rakları, dalları öyle sessizçe kıpırdıyorlardı ki, sanki suyun için delerdi. Evet, şimdi sabaha kadar böyle uykusuz oyalanmak zo­runda kalacaktı. Oh olsun, uykusunun kaçacağını bildiyi halde, ne diye dün gece iki fincan kahveyi içiyordu ki? Olacağı buydu işte! Sabah böyle saçma sapan düşüncelerle dolu kafasıyla, tüm vücudu halsizlikten geberircesine işe gidecekti ve işde de herkesi incitecekti. Özellikle de Latife’yi. Dün sabah Latife’ye yaptığı şakayı anımsadı. Latife’nin iri dudaklarını seyrettikten sonra ona “Balığa benziyorsun”, demiş ve kızın genişçe açılan gözlerinden onun alındığını anlamıştı. Latife’yi son zaman hep böyle incitiyordu. Bir keresinde de her kesin önünde kulağına söz fısıldayacağı bahanesiyle yanına yaklaşmış ve boynundan öpmüştü. Hem öyle bir öpmüştü ki, öpüşünün sesi çıkmştı. Za­vallı kız bu haraketten sonra ağlamıştı.

Vücudunu soğuk ter damlaları kapladı. Son zaman yaptık larına ne ad vere bilirdi? Her akşam yatağında dönüp duruyor, gün boyunca yaptıklarını hatırlayıp utanmaktan başka yapacağı başka bir işi yoktu. Her gün böylece onlarlca, yüzlerce yanlışını anımsıyor ve bundan sonra farklı birisi olup çıkacağını, kimseyi üzmeyeceğini, her kesle çok iyi davranacağını düşünüyordu.

Sabah olduğunda yaşamı yine eskisi gibi sürüp gidiyor, yine yanlışlar yapıyordu.

İlginç tarafıysa hiçbir iş yapmasa bile, yatağında yattığında yine bir şeyleri yanlış yapıyordu.

Her şeyi güneşin yaptığını düşünüyordu. Kafasını da bozuyor. Yalnız akşamlar, gün battıktan sonra kafası saat gibi çalışıyordu. Gün uzunu yaptığı kötülükler için kendini yalnız sorguluyordu.

Güneşten da çocukluğundan bu güne nefret ediyordu. Çocukluğundan bu yana tüm mutsuzlukların, tüm kötülüklerin kaynağı olarak güneşi görüyordu. Nedenini kendisi bile bilmiyordu. Tansiyonu çok düşüktü, günün sıcağındaysa iyice iniyordu. Ve sıcak onu kemik torbasına dönüştürüyordu. İşte, belki de bu yüzden güneşten nefret ediyordu. Zira o kalleş her zaman kafasının üzerindeydi, gözlerini acıtıyordu, damarlarını hafifleterek onu halsizleştiriyordu. Babası da böyle ışıklı bir günde, yazın sıcağında vefat etmişti. Düğünü de öğlen vakti, yazın en sıcak zamanında olmuştu. Onu öğlen vakti banyoya götürmüş, banyo yaptırmışlardı. Habire yemek yedirmişlerdi, gerisini anımsayamıyordu. O da hep oradaydı o sırada, kafasının üze rinde. Işınlarıyla kafasını muma dönüştürüyordu. O gece öylece bir gözü gelinde, gün buralarda bir yerlerde kafasına çarpa çar pa ne zaman uyumuştu, işte onu hatırlayamıyordu.

... O geceyle alakalı şimdi hiçbir şey hatırlayamıyordu. O gecenin yerine aklına yaptığı yüzlerle anlamsız işler geldi. Bir anlamsız toplantıda heyecanlı bir biçimde konuşma yapması. Tüh, neden gebermiyordu ki? O toplantıda İnsan namına hiç kimse yoktu. Orada içip içip önemsiz bir şeyi hatırlamış ve ağla yacak gibi olmuştu. Ayağa kalkıp konuşmak istediğini söylemişti. Şimdi yüzünde belirmiş o ifadeyi düşündükçe öylece yattığı yerde ölmeğini istiyordu Tanrıdan. Sonradan her kes sakinleşip sakin bir biçimde onu dinlemeğe koyulanda o, bu toplantıyla onun hiçbir alakası olmadığını anlamıştı. O yüzden elindeki ka dehi sofraya dökmüştü.

... Kafasını kaşıyarak neden hala yaşadığını, ölmediğini düşünüyordu. Ve yaptığı yanlışları düşünmeye başladı: ne diye oraya gidiyordu, ne diye o kendini beğenmiş heriflerin yanında içiyordu? Ve en önemlisi ne diye orada kalkıp konuşma yapmak istiyordu ki?

Tüm bunlar bir tarafa, o, olanlardan sonra ne diye ortalıkta tavşan gibi fırlayıp kalkarak dans ediyordu ki?

... Sinirlendiği için göğsünün altında bir düğümün oluştuğunu farketti, daha sonra gırtlağına takıldı. Az daha boğulacaktı.

Sonra yaptığı daha vahim yanlışları hatırladı. Yabancı bir kadınla yatması, eve iç çamaşırsız gelmesi ve yine karısının hüzünlü çehresi.

Sonra borçlu olduğu adamları hatırladı ve onların hepsinden nefret etmeye başladı. Yıllardır o adamların hiçbirisi borçlarını hatırlatmıyorlardı bile. Bunun iki nedeni ola bilir. Ya ona acıyorlardı, ya da bunu sırf gösteriş için yapıyorlardı. Büyük bir olasılıkla bunu sırf gösteriş için yapıyorlardı. Daha sonra o in­sanlarla alakalı daha bunaltıcı anıları geldi gözlerinin önüne.

Sonra gittikçe beyninin bir bölümü kendiliğinden açıldı ve eskiden yaptığı tüm yanlışlar, kötülükler beyninin içinde birbirine karıştı.

... Birilerinin tavuğunu havuzda boğması, teyzesiyle annesinin arasını bozması, büyükannesinin sırtını çatalla delmesi, annesinin alyansını komşu çocuklarına satması, sevmediği bir kızı iğfal etmesi. Tüm bunlardan o kadar kötü şeyle hatırladı ki, yatakta bulunan çarşafla kendini boğmak istedi. Sonra da boğa­zında düğümlenen acılardan kurtulmak için hiç olmazsa iyi bir olay hatırlamaya çalıştı. Fakat olmadı, yapamadı. Hep yanlışlar, yanlışlar. En kötüsüyse güneş yine ışınlarıyla onun üzerine saldırıya geçmişti.

... Kalkıp yatağında oturdu. Burnuna çok kötü bir koku geldi. Bu kokunun nereden kaynaklana bileceğini düşündü. Aslında hiçbir koku falan yoktu ortada. Onun midesini kaldıran, burnunu kaşındıran beyninin içinde açılan o lanet noktaya akıp dökülen insanı bunaltan anılarıydı.

... Sabah yine gün çıkmıştı. Bunu dışarıdan gelen sesler de belli ediyordu. Kovaların sesi duyuluyordu, birileri bir şeyli söküyordu, bir yerlerde bir şeyler bileğiliyordu. Hep sabah böyleydi. Her kesin kanında sanki civa dolaşıyordu.

Karısı da öyleydi. Onun da kanında sanki civa dolaşıyordu. Balkonda yukarıdan aşağı bağırarak birileriyle konuşuyor, kili­mi silkiyordu.

Ayağa kalktı, terliklerini giydi, yürümeye başladığında bir şeylerin yanlış olduğunu farketti. Terlikleri yanlış giydiğini farketti.

Gelip içeriden karısının yüzünün gözüken bölümüne baktı. Karısının silktiği kilim çok tozluydu galiba. Bu yüzden de karısının yüzü toz içindeydi.

Ansızın gece karısının yüzünden, saçlarından toz kokusunun gelidiğini hatırladı.

Balkonun kapısını aralayıp:

“Eee, gece nasıldık bakalım?”, diye sordu ve ansızın sözü de karısının tozlu çehresi gibi tozun içinde kayboluverdi. Karısı eli­ni sallayarak nefret ve öfke karışımı bir yüzle ona baktı. Onun bu bakışlarını gördükte az sonra yüz çizgilerinin değişeceğini farketti. İşte, böyle saçma sapan konuşmalarıyla, yersiz sorularıyla her kesi kendinden bıktırdığını düşündü.

Az sonra çalıştığı iş yerinin önünden geçen otobüste otururken düşünüyordu. Düşündü, düşündü ve kendini çok mutsuz hissetti. Kendini mutsuz hissetmesinin bir nedeni de deminden beri kafasının üzerinde durmuş kadına kalkıp yerini vermemesiydi. Otobüsten ininceyedek kendini suçladı.

İşyerinin önünde müdürle karşılaştı ve hiç beklenmedik bir halde: “odamın anahtarlarını evde unutmuştum” , dedi ve müdürün çehresinde hiçbir değişikliğin olmadığını farketti.

Sonra da içinden küfr ede ede neden böyle alakasız konuştu ğunu sorguladı: “Yani o, bana sordu mu ne nerede kalmış diye?”

Müdürün arkasından giderken işte böyle alakasız konuştuğu için müdürün onu sevmediğini, sevmediği için de onunla çaresizcesine tokalaştığını, maaşına da bu yüzden zam yapma­dığını düşündü. Çünkü o, aptalın tekiydi.

Latife yine hüzünlüydü. Yine birileri ona laf atmışlardı galiba. Belki de böyle değildi, ama Latife’nin gözlerinde hüzün var­dı. Ona acıdı, sandalyeyi çekip onunla karşı karıya oturdu:

“Dinle, neden böyle yapıyorsun? Neden her şeyden küsüyorsun? Çocuk değilsin ki..”

Latife’nin bu sözlerden sonra yüzü bembeyaz oldu, gözleriyse doldu:

“Çocuk değilsin, evin barkın, ailen...”

Sonra ansızın Latife’nin bekar olduğunu anımsadı, yanlışını düzeltti:

“Dinle, evli olmanın iyi bir şey olduğununu zannediyorsun? Vallahi, insan bir yere kadar dayana biliyor. Daha sonraysa bıkıyor.

Bu laflardan sonra Latife kafasını masasına yasladı, yalnız omuzlarının inip kalkmasından onun ağladığı belli oluyordu. Bir laf daha söyleseydi kesin Latife ölecekti.

Odadan çıkıp kapıyı kapatırken yine bir yanlış yaptığını, yanlış bir şey söylediğini anladı. Ne söylemişti ki? Söylemişti ki, bir insanın çehresini hep görmek insana bıkkınlık getiriyor. Bu lafta incinecek ne vardı? Allah Allah, bu insanlar neden böyle alınganlar ki? daha sonra Latife’yi yaklaşık yirmi yıldır her gün gördüğünü hatırladı.

Koridorda gördüğü insanlarla doğru dürüst görüşmedi bile. Hiçbir gerek olmadan bazılarına sahtekarcasına gülümsedi, bazılarına yalnızca kafasını sallayarak merhaba dedi. Bazılarını gördükte adeta yüzünü buruşturdu.

Odasına girdi, masasının arkasına geçti, kafasını ellerinin arasına aldı, sımsıkı kavradı, dikkatlice karşı masada oturmuş Gaffar dayıya baktı. Gaffar dayı bu işyerinin en eski çalışanlarından biriydi, aynı zamanda konuşmayı pek sevmezdi. Şimdi de gözünde gözlük, önündeki bardakta çay, yüzünü buruşturarak gazetesini okuyordu.

Kafasını iyice sıktıktan sonra anladı ki, demin odaya girerken Gaffar dayıya merhaba bile dememişti. Adam o yüzden yü­zünü buruşturmuştu. Sonra şakaklarını sıktıkça Gaffar dayıyla dün de, dünden önceki gün de merhabalaşmadığını hatırladı.

Gaffar dayı onun içeri girdiğini, tam karşısında oturduğunu görüyordu sanki, öylece yüzünü buruşturarak gazetesini okuyordu.

“Merhaba, Gaffar hocam, dedi ve kalbi küt küt atıyordu Gaf­far dayının yüz çizgilerini takip ediyordu.

Gaffar dayı sanki onun sesini duymadı bile, önündeki çay­dan bir yudum aldıktan sonra hışırtıyla gazetenin öteki sayfasını çevirdi.

Vücudunu soğuk ter kapladı. Gaffar dayı incinmişti ondan. Bir laf daha etseydi, kesin önündeki kültablasını kafasında bulacaktı. Gaffar dayı bir defasında aynen böyle elinde bulunan kalemi atmıştı ona. Kalem ok gibi duvarda kalmıştı bir süre. Al­lah korusun, ya kafasını eğmeseymiş.

Bir keresinde öyle bir oku ona karısı da fırlatmıştı. Mutfak­ta oturup karşılıklı yemek yerken karısına bir sürü kötü sözler söylemişti.

O zaman karısı da dayanamamış, çatalı eline alıp öyle fır­latmıştı ki, çatal kafasının üzerinden geçip duvardakı resime batmıştı.

“Yani, kısacası her taraftan oklar yağıyor üzerime.”, dedi.

Gaffar dayı hala yüzünü buruşturarak gazetesini okumayı sürdürüyordu. Eli masanın üzerindeki kalemdeydi. Kalemi dur­madan elinin içinde dolaştırıyordu.

Bir laf, belki de bir haraket yetecekti ki, o kalem yine ona fırlatılsın.

Yüreği burkularaktan düşündü ki, artık hiçbir şey yapmasa bile, sesini çıkarmasa bile kalem ona doğru fırlatılacaktı.

.Dışarı çıktığında yine kafası allak bullak olmuştu. Güneş yine tepesindeydi, gözünü, kafasını deliyordu durmadan ışınlarıyla. Ne tarafa gitse yine kafasının üzerinde buluyordu güneşi. Ve morali bozuluyordu.

Gittikçe çevresine bakınmaya bile korkuyordu. Aksilik ya, gölgelenmek için bırak bir ağacı, bir çalılık bile yoktu. Yanın­dan geçtiği binaların gölgesi yoktu, asıl ilginç olan buydu. Daha sonra arabaların da gölgesinin bulunmadığını farketti. Ansızın durdu, elini ileriye uzattı. Eli de gölgesizdi.

“Ne oluyor bana?” Kalbi duracaktı neredeyse. Şimdi ne yapacaktı?

İyice ısınmış asfaltın üzeriyle adımlamaktan ayaklarının sızladığını farketti. Buralarda bir yerlerde durak vardı. Ama ne redeydi o durak? Kaç cadde atlamıştı, ama görünürlerde durak  falan yoktu.

Saatine baktı, al işte saat altı. Saat altı ama, bu güneş oldu­ğu yerden kıpırdamıyor bile.

Ansızın tüm vücudunu soğuk ter damlaları kaplamaya baş­ladı. Bunun da nedeni vardı. Ya güneş olduğu yerden hiç kıpırdamazsa? O zaman ne olacak? Ya geceler de aynen böyle ışınlarıyla onun üzerine saldırıya geçerse?

Koşması, bir yerlerde saklanması gerektiğini anladı. Hemen, acele ederek. Az daha geç kalsa tamam işte, o zaman beyni eriyerek reçel gibi beyninden dışarıya fırlayacaktı. Artık beyni eriyordu. Bunu duya biliyordu.

... Binaların kapısı bile yoktu. Adımlarını hızlandırdı, sonraysa sıcaktan kan toplanmış ayak uçlarının sızıltısını, soluğunun daralmasına aldırmadan koşmaya başladı. Ansızın sanki gözlerine ışık geldi. Ve tanıdık binaları gördükten sonra bir so kak sonra artık binaları gözükecek.

Binanın avlusunda ilk karşılaştığı, gözüne ilk takılan komşusu Surhay oldu. Surhay avlunun ortasında oturuyordu, güneşin al­tında. Eski bir koltuğun üzerinde. Üzerinde kirli atlet ve eşofman vardı. Asıl ilginç olanıysa elbiseleri maviymiş gibi gözüküyordu. Beyninin ısınmaya fırsat bulamamış bir noktasıyla düşünmeyi başardı: galiba bu güneşin işleriydi yine. Zira az ötedeki ağacın yaprakları, dalları da masmaviydi. İçi kıpkırmızı gözlerinden Surhay’ın yine sarhoş olduğunu anladı. Belkide zavallı adam sarhoş falan değildi, sadece güneşin yüzünden bu hale gelmişti.

Onu görüp ayağa kalktı Surhay, gelip onun karşısında dikildi.

“Bak, kardeş.”, dedi ve bir süre sustu, kanlı gözleriyle onu seyretti öfkeyle.

Surhay’ın yüzündeki öfkeden vücudunun kanı dondu, düşünmeye başladı, acaba ben dün, ondan önceki gün ne yaptım diye. İşin kötüsü hiçbir şey anımsayamıyordu.

“Sen bana kabadayılıkmı taslıyorsun, lan?”

Gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu:

“Ben mi? Benim seninle ne işim, Surhay, ne diye sana kaba dayılık taslayayım ki?”, dedi.

Konuştukça dilinin ağzı için çok büyük olduğunu farketti. Sanki birileri kafasına ceviz fırlatıyorlardı yukarıdan. Kafasını kaldırdı: yine o. Yine o alçak. Ve onun yukarıdan bakan, dal ga geçiyormuşcasına bakan gözlerini de gördü sanki.

Bir anlığına Surhay’ın kirli vücuduyla kafasına tırmanmak ve ta semalara kadar yükselmek, güneşi oradan aşağıya indirmek istedi.

Surhay ileri yürüdü, onunla karşı karşıya geldi, ucu sivri bir şeyi onun karnına dayadı ve:

“Sen benim elimden kurtulamayacaksın.”, dedi. Soluğu kesilerek bir baktı ki, meğerse Surhay’ın onun karnına dayadığı eninde sonunda bir parmakmış. Surhay’ın kol büyüklüğündeki siyah, uzun parmağıymış.

İşte bu anda her şey bitti gözünde, ağlayası geldi. Zira artık sıvı haline gelmiş beyniyle hiçbir şey düşünemiyordu, hiçbir şeyin farkına varamıyordu. Surhay gözlerinin önünde turuncu renge dönüşüyordu yavaşça. Hüzün düğümlenmiş boğazını tut­tu. Surhay’ın iri, kirli parmakları karnına dayandıkça çevresine bakınarak hiç olmazsa küçücük bir gölgelik aramaya başladı.

“Ne olursun, acı bana. Bırak beni de, evime gideyim.”

Surhay’ın uzun burnu öfkeden iyice uzuyor ve güneş ışınlarının altında parlıyordu.

Ağlayarak:

“Ne olursun, Surhay, çok kötü durumdayım, bırak beni de evime gideyim.”

Tam bu sırada Surhay masallardaki devler misali kahkahayla güldü, öbür elini onun boğazına götürdü:

“Hayır, bırakmam seni. Seni, bu dünyada nasıl delikanlıların olduğunu anlaman için burada öldüreceğim.

... Surhay’ın büyük eli yılan gibi onun boğazına sarılıyor, soluk almasına engel oluyordu.

Sıcaktan, ateşten, korkudan, havasızlıktan boğularak bir za­manlar Surhay’a yaptıklarını düşünmeye başladı. Yaptıklarını hatırlamadıktan sonra her halde bir şeyler söylemişimdir diye düşündü. Zira bir şeyler söylemeseydi, Surhay böyle öfkelenmezdi.

Bir hayli çırpındıktan sonra Surhay’ın elinden kurtulmanın anlamsız olduğunu anladı. Boğazından yukarıdaki kanın nasıl şakaklarına doğru hızla fırladığını farketti. Gözleri gittikçe bü yüdü. Son kez gördüğü yine yukarıdan ona kalleşcesine sırıtan güneş oldu.

Yanı başında oturan karısıydı, elini ellerinin içine alarak kü çülmüş gözleriyle sanki uzaklardan ona bakıyordu. Sonra karısı titrek elini onun boğazına götürdü. Boğazı karısının soğuk par maklarının altında sızladı.

“Bana gerçeği söyle” karısı hüzünle sordu: “Çok mu oldu bunu yapmaya karar vereli?”

“Neye?”

Karısının gözleri hala çukurdaydı:

“Kendini boğmaya.”

« »

Elini boğazına götürdükçe zar zor üzerinde yattığı çarşafı al­tından götürerek boğazına ip gibi geçirdiğini hatırladı.

Bu ne zaman olmuştu? Dün, ya öbür gün, ya da birkaç gün önce? Neden böyle yapmıştı?! İşte, bu nedeni hatırlayamıyordu.

“Gerçeği söyle bana!”

Karısının gözleri parlıyordu. Sonra bir baktı ki, karısının gözleriyle aşağı yanaklarına doğru yaş dökülüyor.

“Bilmiyorum”, dedi ve sustu.

Sonra tam ortasında yattığı odanın bembeyaz tavanını seyrederek neden böyle yaptığını araştırmaya çalıştı. Hayat çok güzeldi, o, neden kendini boğmaya yeltenmişti?!