Selam, asker…

Selam, asker…

Bu mektubu sana suların derin ve sessiz karanlığına dalmış bir seher vakti yazıyorum. Doğma topraklarımız uğrunda savaşa gittiyinden buralarda güneş hep böyle farklı doğmakta...-silah seslerinin, füze darbelerinin, patlayışların susturduğu kanlı acımasız bir sessizlik...

Sen savaşa gittiğin günden buralar hep deyişti, çok değişti-geceler, gündüzler, düşünceler, duygular,  ilişkiler değişti...Gecelerin sahte  sesizliği uykuya dalmış görünse bile ne hüzur var, ne rahatlık. Her birimiz, hepimiz senin yürüdüğün o kaygan çamurlu yolları, adım adım ilerlediğin o korkunç, tehlikeli dağ yamacları, sert kayaları izlemekte, sana atılan kurşunlara göğüs germekte, siper olmaktayız...

Sen şimdi nerelerdesin ey benim askerim?..Arkanca adım adım seni izleyen bizleri duya biliyor musun?.. Karlı, soğuk şubat gecesi sıcak yataklarından edilerek acımasız işkencelerle katledilen kardeşlerimizi, ermeni saldırısından kurtulmak için çıplak ayaklarla ormanlara sığınan ela gözlü, güzel yüzlü Hocalıların onurla yükselen bir bayrak gibi bizimle omuz omuza seni izlediğini göre biliyor musun?..

Biliyorum, şehit ve masum insanlarımızın çektikleri acılar senin vücudunu öyle bir sağlam hale getirmiş ki, vücudunda açılmış kurşun ve mermi yaralarını hissetmiyorsun...Yaralı vücudun toprağa düşse bile, kabinde alevlenen üç renkli kutsal bayrağımız hep yücelmekte! O bayrağı hayatının son anına kadar, alacağın toprakların son karışına kadar bayrağımızı hep dik tutacağını biliyorum, buna eminim ey benim askerim!

“Toprak uğrunda ölen varsa, vatandır”-demişler. Fakat Vatan sadece toprak, tabiat, orman, dağ demek değildir?! Vatan demek her şeyden önce onun uğrunda canını vermektir, işte buradan başlıyor Vatan! Vatan sensin asker! Vatanı vatan eden İğit!

 

Yaşa asker, yaşa iğit Vatan!

 

Afak Mesut